"Bir yüreği derinden sarsmak için, kader her zaman sıkı bir hazırlığa ve şiddetli bir darbe indirmeye gereksinim duymaz; onun dizginsiz biçim verme arzusunu asıl kışkırtan, sudan bir sebeple yıkım yaratmaktır. Biz insanlar, bu ilk hafif dokunuşa kendi kısıtlı lisanımızla sebep deriz ve önemsiz bir sebebi çoğu kez şaşkınlık içinde, yol açtığı muazzam sonuçlarla karşılaştırırız; fakat bir hastalığın teşhisin konmasından çok önce başlaması gibi, bir insanın kaderi de aynı şekilde, olaylar belirginleşip görülür hale gelmeden önce işlemeye başlar. Kader her zaman, bir insanın bedenine dıştan dokunmadan çok önce zihninde de, bedeninde de, içten içe yönetimi ele almış olur. Kendinde olup biteni fark etmek demek, artık kendini savunmaya geçmek demektir ve çoğunlukla boşa giden bir çabadır bu."
Yedi hikayeden oluşan bu kitapta en çok hangisini beğendim diye ayırt edemedim. Zweig'in eserlerini okurken hem bütün hikayelerin, romanların sanki birbiriyle bağlantısı varmış, hem de hiç alakası yokmuş gibi hissediyorum. Karmaşık Duygular kitabında da birbirinden bağımsız hikayeleri okurken ister istemez aralarında bağlantı aradım bazen. Bunun sebebi belki de Zweig'in bütün eserlerinde dilinin aynı güzellikte, karakter analizlerinin aynı başarıda olmasıdır. Birkaç başka kitap okuyup arada Zweig kitapları okumak bu aralar huyum oldu.
Şöyle biraz okuyayım diyip birkaç saatte bitirdim bu romanı. Yazarı tabii ki duyan, bilen biriydim ama ilk kez bir eserini okudum. Dili ve anlatımındaki netlik konusunda en ufak bir sözüm yok, ki o yüzden okumaya başladığım gecenin sabahında bitti kitap.
Babasının hastalandığını duyunca onunla ilgili anılarını hatırlayan Şirin, bir keresinde babasının ona ölümünden sonra evinde bulup okumasını istediği bir defterden bahsettiğini de hatırlar. Babası kurtulmuştur ama kızı defteri bulur ve okur. Ancak okuması için önce babasının defteri yazarken kullandığı şifreli dili çözmesi gerekir ve sonra babasının aşk hikayesini okumaya başlar.
Evli ve iki çocuklu Doğan, öğretmenliği bırakarak kırtasiye açar. Bir gün eski öğrencisi Arzu ile karşılaşır. Başlarda okul günlerinden bahsetmekle başlayan sohbetleri zamanla Doğan'ın Arzu'ya aşık olmasıyla devam eder. Arzu' da evlidir ve çocuğu vardır. Ama Doğan'ın aşkı karşılıksız değildir.
Yıllar süren bu aşkta sadece kısıtlı zamanlarda görüşmek, telefonlaşmak ve mektuplaşmak var. Öyle ki kadın adama hocaaam diye, adam da kadına canıım diye seslenir sadece. Tamam böyle bakınca masum bir aşk görünüyor, ki masum da, aldatılanlar ihaneti öğrenmedi, kimse üzülmedi, ama bu ihanetin gerçekliğini de değiştirmedi. Edebi açıdan kitabı ben de beğendim, hatta anlatılan aşkın tensel aşamaya geçmeyerek masum kalması da hoşuma gitti. Ki kitaplar, filmler bence daha gerçekçi, daha özgür olmalıdır. Zaten bir kitabı okumamıza, bir filmi izlememize sorunlar, engeller sebep oluyo biraz da. O kaostan çıkarılan mesaj anlamlı kılıyor kitabı, filmi. Ama benim eleştirim kitaba, konusuna değil de, her okuyanın bu aşkı büyütüp övmesine biraz. Sanki herhangi birinin hikayesi olarak duysak demediğimiz kalmaz da, sırf bu kitaptı diye övüyoruz gibi geldi.