Norveç’li yazar Erlend Loe’ nin 20 dile çevrilen ve çağdaş Norveç edebiyatının en sevilen romanlarından biri olan kitabıymış bu.
Kitap, 25 yaşındaki bir gencin yetişkinliğe adım attığında kendini aradığı, hayatın anlamını sorguladığı dönemlerini anlatıyor. Abisiyle oynadığı bir kroket oyununda, ona yenilmesiyle tüm hayatını değiştirmeye karar veriyor ve önce üniversiteyi bırakmakla işe başlıyor. Sonra kendini basit, karmaşık olmayan eylemlere yöneltiyor. Bunlar için listeler yapıyor. Her yapmaya karar verdiği şey için liste yapıyor. Oyuncaklarla mutlu olduğuna kanaat getiriyor. Yani hikayeyi en başa sarıyor.
Abi daha aklı başında gibi görünüyor. Mantıklı cümleler kuruyor. İyi bir işi, iyi bir hayatı var. Kardeşini seviyor, kolluyor.
Aile abisini daha ön planda tutmuş gibi. Onun altında ezilmiş bir kardeş var. Abisinden daha iyi olmadığını düşünüyor, ilk zamanlarda ondan nefret ediyor. Hayatın anlamını sorgularken, zaman ve an kavramlarına oldukça vurgu yapıyor ve sonunda da yaşamına güçlü bir etkisi oluyor.
Norveç’ li bir yazarı ilk kez okuyorum. Farklı kültürlerin yazarlarını okumayı seviyorum. Bu kitap da oldukça samimi ve anlaşılır yazılmış. Fakat örneğin cümleler çok kısa. Tek kelimelik cümlelerle yazılmış. Karakter, hayatı basite indirgediği için cümleleri de çok kısa ve basit anladığım kadarıyla. Bu özellikle yapılmış gibi anladım. Kitabın ortalarına doğru şu hisse kapıldım. “Eee yani ne anlamam gerekiyor şimdi bundan?” Gündelik hayatı o kadar basit ki, hep bunları anlatıyor. Bir sayfa sonra asıl konuya girecek ve derinleşecek ümidiyle okuyorsunuz ama öyle olmuyor.
Bu kitabı almak isteyenler ya da alıp henüz okumamış olanlar böyle bir beklentiniz olmasın. Kitabın verdiği ana fikir güzel ama aynı ana fikri daha derinlikli hikayelerde de bulabilirsiniz.
Yine