İnsanın en derin yarası, genellikle görünmezdir.
Bir darbe, bir ihanet, bir terk ediliş... hepsi zamanla geçer denir. Ama bazen acı geçmez. Çünkü yara kapanmamıştır; sadece derine, daha derine gömülmüştür. Ve işte orada, kalbin en ıssız yerinde büyümeye başlar: sevgisizlik.
Sevgisizlik, yalnızca sevilmemek değildir.
Bu, zamanla insanın kendini de sevilmez sanmasına, dahası sevilmeye değmez olduğuna inanmasına dönüşür.
Ve bu inanç bir kez yerleştiğinde, en saf duygular bile artık o ruhta yankı bulmaz.
Bir gün biri gelir, içten bir ilgi gösterir.
Ama o insan, el uzatanı bile düşman sanır.
Çünkü sevgiye aç olan ruh, sevgiye daima şüpheyle yaklaşır.
Derler ki:
> "Ağrıyan şeyden zarar gelmez, çünkü dokular hâlâ yaşıyordur."
Ama ya artık hiçbir şey ağrımıyorsa?
Ya hissizlik, acının yerine geçtiyse?
İşte o zaman, sevginin bile iyileştiremeyeceği insanlar doğar.
Ve bu insanlar; bir çığlık atmadan batan, bir gözyaşı dökmeden tükenen sessiz felaketlerdir.
Kurtarılması en zor insanlar, artık kurtulmak istemeyenlerdir.
Çünkü kurtulmak için önce “iyileşmeye değdiğine” inanmak gerekir.
Ama eğer biri, sevilmenin mümkün olmadığına inanıyorsa…
ona şefkat sunmak, boş bir aynaya bakmak gibidir — ışık gider, ama yansıma dönmez.
Ve belki de en büyük kırılma burada başlar:
> Sevgi, artık o kişiye ulaşamaz.
Çünkü sevgi, varlığını sürdürebilmek için yankı ister.
Ama bazı insanlar, öylesine derin bir karanlığa gömülür ki, sevgi oraya sızmaz.
Bu, bir direnç değil; bir ruhsal çöküş hâlidir.
Artık sevgiye bile kapalı olmanın adıdır.