Sinsi bir erkek kurt ve vahşi bir dişi kurdun birleşmesiyle ortaya geldi Beyaz Diş. Babasından sinsiliği ve kurnazlığı, annesinden ise vahşi doğada hayatta kalmayı içine bir şey işlemişti sanki.
Gerektiğinde bunlar kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bana göre bu sadece bir kurt öyküsü değildi.
İçinde hayatımıza dair bir çok duyguları, içsel karışıklıkları, çelişkileri ve insan gibi düşünme şeklini bu eserinde kurtlara işleyen Jack London başarılı bir öyküye imza atmış. Beyaz Diş doğduktan sonra vahşi hayata ilk adımını attığında hiç beklemediği şeylerle karşılaşmaktadır. Kim bilir kaç kere bir ulağın elinden dayak yedi... Gene bir ulak satın almıştı onu. Koşumlarını giydirmiş, kırbacını kaldırıp vurmuştu. Kaçıncıydı bu sayamamıştım ben. Sadece kırbaç yoktu onun acılarla dolu hayatında.. Onun en korkulu rüyası sopaydı. Sopalar ona bir kabus bir ölüm gibi gelirdi. Geçmişte satın aldığı bir ulak onu öylesine sopalamıştı ki hayatı o dönemden sonra olgunlaşmaya başladı. İnsan tanrılarının bir dediğini iki etmemeye başladı. Sopalı ulak onun bu direncine karşın onu köpek dövüşüne götürmeye karar verir. Günlerce zavallı hayvana, karşısına daha büyük ve daha tecrübeli hayvanları çıkararak üstüne bahis oynar resmen işkence ederdi.
Beyaz diş babasından aldığı kurnazlığı hayatına işleyemese pençe darbeleri almaktan ve acıdan yok olup gidecekti. Hayat onu oraya doğru sürüklüyordu. Her tarafı açık yaralarla dolu zar zor nefes almasına rağmen acımasız ulak karşısına gene bir köpek çıkarmış onu dövüştürmeye devam etmek istiyordu. Oralardan geçen birisi kalabalığın arasına dalıp zar zor nefes alan hayvanı gördü.
Vicdanı el vermedi hemen aralarına dalıp onu oradan çıkardı. Ulağı hemen tepki vermeye kalktı. Adam hayvanı bu hale getirenin o ulak olduğunu anlayınca ona sağlam bir yumruk atıp