Kayalar kuma dönüşmemiş, rüzgâr toprağı alıp götürmemiş , ırmaklar ufkun çizgisinden dökülmemiş olsa yine de kirpiğimiz kaşımıza değmeden kainatı dolaşır, çünkü sabit bir noktaya bakmaya değil aramaya kurmuşlar bizi çiçeğim. Ararken başımız dönmesin diye dünyayı yavaşlatmışlar. Ağır olmazsa yavaşlamaz demişler, yük üstüne yük vurmuşlar dünyaya. Dünya hafiflerse hızlı döner, hızlanan üzerindekini fırlatır. Sağa sola fırlamayalım diye bizi de ağırlaştırmışlar. Yük üstüne yük vurmamışlar, bir kalp katmışlar içimize yetmiş. Sadece kalplerin olduğu topluluklar vardır balım. Ağır topluluklar. Bedenlerinin içinde değilmiş gibi. Kalpleri kendilerinin dışında atıyormuş gibi. Maskesiz, zırhsız, çeliksiz, kolonsuz, demirsiz. Şimdi burada bu evde bedensiz bir buluşma gerçekleşecek. O gelmiş. Tıkırtılar, sesler ve iç çekişler ile birlikte. Sen de duyuyor musun?
Ustam bir gün bana şöyle demişti:
"Bir boşluğu dolduracak hasleti bulmak ve diğer insanlardan seni ayıran yönü parlatmak için kendine dışarıdan bakmak zorundasın."
Manzarayı görünce Şermin Yaşar'ın Kelime Müzesi'ndeki 'gökkuşağı' nı anlattığı satırlar hatırıma düştü:
"Gökkuşağının tek bir adı yoktur. O gökkuşağıdır, alaimisemadır, eleğimsağmadır, ebemkuşağıdır, hacılarkuşağıdır, kavs-ı kuzah, meryemanakuşağı ve alkımdır.
Anadolu kelimeleri yaşatır, edebiyat kelimeleri yaşatır, şiirlerin dizelerinde duyarsınız, köylünün dilinde, söylenen türküde duyarsınız. Peki neden bizim ağzımızdan da çıkmasın, neden çocuklarımızdan da duymayalım? Dil bunca zenginken neden bu güzellikten mahrum kalalım?"