Kadim geleneğimizde sıkça kullanılan ve Platon'a nispet edilen şu deyişle tamamlayalım:
"Çirkin bilgiden daha da çirkini, ona ilişkin cehalettir. (mâ min ilmin mustakbah illâ ve el-cehl bi-hi akbah)"
Öyle ya, Ebu'd-Derda'nın (r.a.) dediği gibi
"İnsan bilgiyi ya öğreten ya da öğrenendir; diğerleri ise kendilerinde hayr olmayan bir yığındır."
Her türlü insanî bilgi, ister inanç ister şiir ister matematik ister fizik vb. olsun, bir tür bilişsel (kognitif) içeriğe sahiptir; bu içeriğin ifade ve temellendirme tarzları ise elbette farklıdır. Ancak farklılıklar, bu değişik yolları birbirinden ayırmaz, tersine yollar birbirlerini tamamlarlar. Bu nedenle, dört temel insanî duyuş olan dinî, felsefi, ilmi ve istihsânî (estetik) duyuş, ifadede farklı olsa da insanî olmada birleşirler.
Bir imkân olarak akıl, tefekkürle bilfiil hâle geldiğinde, bilgiyle donanıp kemâle erdiğinde ne olur? İşte, insan aklının imkânlarını bilfiil hâle getirip kemâle ermesi, beşerî durum ile öteki var olanlardan farklı olarak zevâlini doğurmaz; tersine aklın kemâli yeni bir eşik için ilk adımdır. Bu nedenle irfani geleneğimizde nefsin halleri , makamları vb. kavramlardan bahsedilir. Bu durum, bir yanıyla da insan-olmanın akıl üzerinden devam etmesi ve tekámülün sürekliliğidir (insan-ı kamil).