Akıl ise imkândan melekeye dönüşme sürecinde, beşerî gelişim kadar yeni bir ögeye gereksinim duyar; o da bilgidir. Be-şerî süreç için maddi gereksinimler ne kadar gerekli ise akli süreç için de bilgi o kadar elzemdir. Bu nedenle aklın kulluğu, sahip olduğu bu yapıyı imkândan bilfiil sürece geçirmesi, dolayısıyla yaratılış hâli üzere olmasıdır. Bu sürecin eylem hâli tefekkürdür; tefekkür ise bilgiyle başlar, bilgiyle sürer ve bilgiyle tamamlanır. Bundan dolayıdır ki kudemâ, etkinlik kazanmış aklı, sahip olduğu bilgiyle tanımlar. Bunun sonucu açıktır; akıllı olmadaki dereceyi, bilmek belirler. "Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?" âyet-i kerîmesini yorumlarken bazı müfessirlerin "akıllı olanlar ile olmayanlar" yorumu, akletmenin bilmeye, bilmenin akletmeye müteradif olarak kullanıldığını gösterir.
Kadîm geleneğimizde, insan üç türlü kullukla yükümlüdür taabbüd, tefekkür ve tezekkür... Taabbüd ameli, tefekkür fikri/düşünceyi, tezekkür ise irfânı meydana getirir. Bu üç kavram, geleneğimizde üç farklı bilim dalının da ortaya çıkış nedenidir: Fıkıh-kelâm/felsefe-irfân... İnsan aklının kemâli de bu üç kulluğun niteliğine bağlıdır. Bu nedenle, ulemá ve urefa akılda, ilimde ve ibâdette tatili caiz görmezler; çünkü akılda tatil bizi insanlıktan çıkarır; ilimde tatil hayattan koparır; ibâdette tatil ise kulluktan eder. Başka bir deyişle, akılda tatil saâdeti, ilimde tatil siyâdeti, ibâdette tatil ise selâmeti yok eder. Aklı, insan için ışık gibi kabul eden kudemâ şöyle der:
Işığını kaybeden, geceye/karanlığa kalır; geceye kalmak geçe kalmaktır, gecikmektir.
Son söz: "De ki, O, Var'dır; O, Allah'tır; O, Bir'dir/Tek'tir." diyen bir mümin Müslümanın, var olmanın ve bir/tek olmanın hesabını vermesi zorunlu ise tefekkür/nazar, her mümin Müslüman için olmaz-ise-olmaz bir şarttır.
Yola çıkmak... İlkeler, sen ve yol... Yanlış yapmaktan korkmadan... İrfani deyişle, hâlis bir niyet ile çıktığın yolda yaptığın yanlışlar doğruna azık olur...
Hz. Peygamber'in şahsında, insanın Tanrı tarafından muhatap alınması, Tanrı'nın insana verdiği en üst ferdiyet makamıdır. Estetik duyuş da, bu makamın, yani o-olmaklığın içeriğinden kaynaklanır. Kendilik-bilincine ermiş bir kişi seyr-i şuûrisinde ve hareket-i maneviyesinde, tüm var olanlarda bir yücelik, bir güzellik, en genel anlamıyla husn görür, öyle ki kaderi ve kazayı bile varlıktaki sanatın içkin olduğu ilahi maksadın bir örgüsü olarak idrák eder.