Çünkü hastanede ölümcül bir ameliyata yatmış olan sevgiliye yazılmış mektuplar
bunlar. Sevdiği kadına yaşama sevgisi aşılamaya çalışan, güç
veren, güven veren, sevgi yüklü mektuplar.Şiirimizin son döneminin en büyük ustalarından biri
olan Cemal Süreya’nın, on üç gün boyunca aralıksız yazdığı
bu mektuplara, aslında tek ve uzun bir mektup gözüyle bakmak daha doğru. Biçimsel açıdan Oscar Wilde’ın ‘De Profundis’i gibi.
Bir de Ardahan’da yedeksubaylık yaparken okumak zorunda bırakıldığım asker mektupları vardı. Hepsi de belli kalıplarla başlar, belli kalıplarla biterdi. Mektubun orta yeri,
bütün tanıdıkların bir bir adları sayılarak, uzun uzun "selâm
ederim" sözcükleri yinelenerek doldurulduğu mektuplardı.
Çizgili dosya kâğıtlarına iğri büğrü harflerle yazılmış ya da
bir başkasına yazdırılmış birörnek mektuplardı. Yürek resimleriyle, çiçek resimleriyle süslenmiş mektuplardı. Sık sık da yazan, mektubun ortasına, renkli bir kalemle elinin suretini
çizerdi. Genellikle de zarfın içine bir tane ‘asker’ sigarası konulurdu. Asker mektuplarını da cezaevinden yazılmış mektuplardan ayrı düşünmemek gerek. Çünkü onlar da pulsuz mektuplardır.
Pul, bir bakıma, mektubun özgürlük belirtisidir.
İstediği kadar toplumcu özler taşısın, mektup bireyseldir. Bireyseldir ve tem elde bir gizliliği vardır. Yazan, ister
ki, yazdıklarını yalnızca ona yazdığı kişi okusun. Ama bunun hiçbir güvencesi yoktur. Mektubu alan, aldığı mektubu belki de birilerine göstererek, okutarak onunla övünecek ya da yerinecek, ama mektubun acı ya da tatlı tadını birileriyle bölüşmek isteyecektir. Oysa mektubu yazanın, yazdıklarını, yazdığı kişiden başka hiç kimsenin okumayacağı konusunda taşıdığı duygu, belki de mektup yazma özgürlüğünün en itici gücü,en belirgin özelliğidir. Mektup, yazılan kişiden başka okuyucusu olmadığı duygusuyla yazıldığı sürece en güzel yazılır sanıyorum.