"Dünya, hayvanların kapatıldığı, düzmece dağların, yapay ormanların, göle benzer su birikintilerinin bulunduğu, ama dört bir yanından demir parmaklıklarla çevrilmiş bir hayvanat bahçesine benzetilebilirdi."
"Bir yük mü kalkmıştı sırtımdan? Yaşama yükü mü? Gerçekte, anamdan beli bükük doğmuştum. Evren bana kocaman bir kafes, daha doğrusu bir çeşit kocaman zindan, gökyüzü, ufuksa ötesinde başka şeylerin bulunduğu —ne acaba?— duvarlar gibi geliyordu." Uçsuz bucaksız bir uzaydaydım, ama yine de dört duvar arasına kapatılmış durumdaydım. Daha doğrusu, ben tür kocaman gemideydim, gökyüzü de kocaman kapaktı sanki. Sayısız tutuklu vardı zindanda. Bu insanların çoğunun işin bilincinde olmadığını sanıyordum. Ne vardı acaba kalın duvarların ötesinde.
Ruhumu istediğim kadar sorguya çekeyim, kıyısını bucağını karıştırayım, derin bir titreşimden başka bir şey bulamıyorum orda. İnsanın iç dünyasının külrenkli uzayında, daha başka yıkıntıların altında yatan yıkıntılardan başka bir şey yok. Peki ama varsa, belki de daha önce tapınak, ışıklı sütunlar, yakıcı bir sunak vardı, ha? Salt bir varsayım bu. Gerçekte, karışıklığın dışında, hiçbir zaman, hiçbir şey olmadı orda.
"Beklemek zorunda kaldığım zamanların sonuncusu olabilirdi bu. Ama ne için beklediğimi bilmiyorum. Ne bekliyorsun? derlerdi eskiden. Acele et, anlamına gelirdi. Yanıt beklenmezdi yani. Ne için beklemektesin, farklı bir soru, benim bu soruya verecek yanıtım da yok."