Epeydir bir dağılma süreci içinde olduğum hissine kapılmıştım. Sadece bedenim değil, ruhum da kalbimle çelişiyordu. Hep bir anlaşmazlık içindeydiler. Sürekli garip bir çözülme ve parçalara ayrılma halindeydim. Bazen kendimin bile inanamadığı şeyler düşünüyor bazen kendime acıyordum. Her iki durumda da düşünme yeteneğim ve aklım beni suçluyordu. Çoğunlukla biriyle konuşurken, bir iş yaparken aklım ve dikkatim başka yere gidiyordu. Hep düşünüyor ve kendimi suçluyordum. Dağılan ve parçalanan bir kütleydim ve böyle olmaya devam edeceğim. Garip, çelişkili ve uyumsuz bir karışım...
Geçmişte öyle çelişkili şeyler gördüm ve öyle tutarsız konuşmalara şahit oldum ki, ruhumun görme yeteneği öylesine aşındı ki şimdi artık hiçbir şeye inanmıyorum. Cisimlerin ağırlığından, kalıcılığından ve hatta şuana ait görünen açık gerçeklerden bile emin değilim. Öyle ki bahçemin bir köşesindeki taş havanın yanına gidip ona dokunsam ve "Burada kalıcı mısın? Sağlam mısın?" Desem ve o da bana, "evet" diye cevap verse dahi buna inanıp inanmayacağımı bilmiyorum.
Gözlerinin rengi, parıltısı, kokusu ve hareketleri çok tanıdıktı. Önceki hayatımda ruhum onun ruhuyla karşılaşmış, onun ruhuyla sarılmış, ruhlarımız aynı özden ve aynı kökten gelmişti. Öyle ki bu iki ruhun kaderinde bu dünyada da kavuşma kaçınılmazdı. Onunkine çok benzeyen bir hayat yaşamış olmalıyım. Bu hayatta da onunla olmalıydım. Ona dokunma isteğim yoktu. Vücudumuzdan yayılan ve birbirine karışan ışınlar bize yetiyordu.
Yaşadıklarım bana, dehşetli bir uçurumun, beni ötekilerden ayırdığını öğretti. Sessiz kalmalı ve düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ama yine de yazmalıyım, çünkü gölgemle tanışmalıyım, duvardan bana eğilen ve yazdığım her satırı acımasızca yutan gölgemle.