‘Ey kuş!’ dedim, ‘Kâhin misin? Yoksa bela mısın nesin?
Seni şeytan mı gönderdi, yel mi attı buralara?
Tek başına korkusuzca nasıl geldin bu diyara?
Hayaletler gezer burada. N’olur şimdi söyle bana.
Hasret canıma tak etti, aşk derdine var mı deva?
O an kuzgun dile geldi, cevap verdi, ‘Asla!’ dedi.
Bu kuzguni simsiyah kuş, yüzündeki ifadeyle,
İçimdeki kasvetimi döndürmüştü tebessüme.
Dedim: ‘Sayın Bay Kuzgun’um, sizin için çok üzgünüm.
Tüy dökülmüş, ibik gitmiş, ama sen Anka gibisin!
Ötelerden gelmektesin, adın nedir söyler misin?’
Baktım kuzgun dile geldi, cevap verdi, ‘Asla!’ dedi...
Hayret ettim tuhaf kuşa, böyle berrak konuşunca.
Sözcükleri bir sır küpü, cevabı eksik olsa da.
Nasip olmadı kimseye böyle bir kuş kabul etmek.
Çıkmamıştır onu alan, benim gibi mekânına.
Geldi tünedi kapımın, üstündeki Athenaya,
Böyle bir kuş var mı acep üstelik de adı ‘Asla!’
Şiirimin adı “Kuzgun” olacaktı. Bu kuş zaten meşum, uğursuz bir hayvan olarak biliniyordu ve devamlı aynı kelime}^ her hecenin sonunda melankolik bir tonla tekrar edecekti. Burada hemen mükemmel bir şiirin mutlaka bir amacı olması gerektiği aklıma geldi. însanhğı en çok hüzne bo ğan evrensel acı ne olabilir diye sordum kendime. Ceva bım “ölüm” oldu. îşin estetik tarafını düşünerek ölümü şiirselleştirmem gerekiyordu. Şiir ancak bu şekilde daha önceden düşünmüş olduğum “güzellik” unsurunu içere bilecekti. Güzellik ve ölüm! Bunlar nasıl yan yana gelebi lirdi? Ancak güzel bir kadının ölümüyle! Güzel bir kadın ölecekti, ama onun bu güzelliğini kim dile getirecekti? Ta bii ki arkada kalan zavallı sevgilisi... Ağıt tutmak ancak onun dudaklarına yakışabilirdi.