Ancak hiçbir çağın hiçbir şehrinde, o zarif “hiçbir şey yapmama sanatı” böylesine bir mükemmelliğe ulaştırılmamıştır. Atinalılar son derece sosyal bir halktır. Herkes birbirini tanır. Bir hatibin dediği gibi, “Bu şehirde bir adamın düzenbaz ya da namuslu olması, herkesin haberi olmadan mümkün değildir.” Çok az adam tek başına uzun süre yürür; eğer kendi kendilerine yürümeye devam ederlerse, “mizantropistler” olarak hor görülürler.
Ben ki öldürdüm nice soylu oğullarını senin.
Demirden bir yürek varmış göğsünde.
Haydi gel, otur üstüne su iskemlenin,
bırak uyusun bağrımızda acılar.
Ne yapalım yasımız çok büyükse,
ne çıkar yürek donduran iniltilerden!
Talihsiz ölümlülere tanrılar şu kaderi dokudu:
Yaşayacak insanlar acı içinde.
Ama ölümsüzlerin hiçbir kaygısı yok.
İki tane küp durur Zeus’un eşiğinde,
biri kötü, biri iyi bağışlarla dolu.
Zeus karıştırır bunları, sunar ölümlülere,
iyisinden de kötüsünden de pay alır insanoğlu.
Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında sen orada olursun.