Günlerin bir ismi yoktu. Kimse "Bugün günlerden ne?" diye sormuyordu. Hangi gün olduğunun bir önemi bulunmuyordu. Bütün günler tek bir gündü. Birbirinin aynı, birbirine yapışarak büyüyen, insanları kendi karanlığına çekip boğan tek bir günün içinde geçiyordu ömürleri. Zamanı kıpırdatacak bir hareket olmuyordu. Bazen hareketsizlik onları öylesine bunaltıyordu ki sadece bir hareket olsun diye kavga çıkarıp birbirlerini öldürüyorlardı. Zamana bir hareket katabilmek, zamana bir işaret koyabilmek için cinayetten başka hiçbir imkanları kalmamıştı.
Bir düşüncenin ya da bir duygunun yer değiştirmesiyle bazen bütün hayat değişir. Her canlıda bulunan ölüm korkusunun yerini ölüme karşı duyulan bir arzuya bırakması, bu ürkütücü duygu değişimi onun bütün varlığını ve geleceğini o küçük odada bir daha geri dönüşü olmayacak biçimde değiştirdi. Kendi ölümünün onun zihninde yarattığı muazzam coşku ve istek, bu tuhaf ve az rastlanır duygu, benzersiz bir heyecanla onu hayatın ve ölümün ötesinde bir yere, bambaşka gerçekleri olan sadece kendisine ait kanlı bir sonsuzluğa taşıdı. Artık dokunulmaz olduğuna inanıyordu. Ölmeden ölen birine kimse dokunamaz, kimse ona değemezdi.
Kendi ölümünü hayal ettikçe zihni garip bir hoşnutlukla kararıp kapanıyor, bütün duyguları susuyor, içi sessiz ve sisli bir boşlukla kaplanıyor, hayat sükunetle sona eriyor, ölüm
ondan uzaklaşıyordu. Ölmeye ve öldürmeye en yakın olduğu anda kendini hayattan da, ölümden de çok uzak hissediyordu. Öldürmek için ölüyordu ve beş gün boyunca hayalinde ölerek ve ölümünü özleyerek, sabırsızlıkla o anın gelmesini bekleyerek oturdu o odada.