Yöntemle ilgili bir başka mücadelem de, teorinin "olgu"ların önüne geçmesine mümkün olduğu kadar izin vermemek. Yani bir teoriyi alıp onu "olan bitene" uygulamak yerine, "olan biteni" tam olarak anlayıp sonra teoriye geçmeye çalışıyorum. Bunun tersi bence bizi yanılgıya götürüyor ve maalesef bunu yapanlar var sahada. Bir iki olgudan hareketle çok büyük teorik genellemelere varılıyor. O yüzden konuya teorik yaklaşanları dikkatli okumaya çalışırım.
Sözlü tarih ve etnografik çalışmaların kendilerine özgü sorunları var. Örneğin ilgilendiğiniz konuyla aranıza objektif bir mesafe koymanız gerekir. Yoksa antropologların bahsettikleri "going native" (özneyle özdeşleşme) denen tehlikeyle karşılaşabilirsiniz. Yani aradaki mesafenin kalkması sonucunda, kendinizi onlardan biri gibi duyumsayarak olaylara araştırdığınız kişi ya da cemaatlerin perspektifinden bakabilirsiniz. Kişilerle ilişkiye girince karşılıklı etkileşim ve öğrenme sürecine kapılmak çok doğal. Olmuş bitmiş olaylarla değil halihazırda olmakta olan olaylarla ilgileniyor ve bazende gelişmelere müdahale etmek durumunda kalıyorsunuz. Realiteye müdahale etmek ya da onu değiştirmek bilim adamının en büyük endişesidir.
20. yüzyılda, özellikle 1924 mübadelesinden sonra cemaatin ve inancın yapısı neredeyse tamamen bozulmuş ve cemaat mensupları bireyselleşme sürecine girmiştir. Birlik, aileler çevresinde sürmüş ama bir süre sonra o da çözülmüştür.
Bunu bilmek neden önemlidir? Çünkü şu andaki varsayımlarımızın başında karşımızda organik ve kendi-bilincinde olan bir cemaat bulunduğu olgusu gelmektedir. Eğer bu varsayım yanlışsa o zaman görüşlerimizin çoğunu zaten değiştirmemiz gerekecektir.
Diğer bilmemiz gereken önemli şeylerden birisi de cemaat içi sınıfsal ayrılıklardır. Bir yanda elit bir kesim bir yandaysa daha alt ve orta sınıf insanlar vardır. Bu konularda konuşma eşiği
daha yüksek olanlar elitlerdir.
ileri sürülen iddiaların birçoğunun tersine Sabatay Sevi hadisesinin çap ve etkisinin ne
tarihte ne de şimdi düşünüldüğü kadar büyük olduğunu düşünmekteyim.