Derken sen onun omzuna dokundun, önüne geçip diz çökerek ayakkabısının çözülmüş bağcığını tekrar bağladın, sonra da Julia'nın yanına geri döndün. Düşünmeden yapılmış akıcı bir hareketti; bir adım ileri çık, bir diz üzerine çök, yerine dön. O kadar alışkın olduğun bir hareketti ki, sohbete ara bile vermedin. Gözün hep onun üzerindeydi (gerçi hepinizin öyleydi), bir sürü ufak tefek şekilde onu gözetiyordunuz, o birkaç gün içinde gözlemledim bunları fakat sözünü ettiğim olayı hatırlamazsın muhtemelen.
Ömrüm, diyecek içinden, ömrüm. Ama bundan ilerisini düşünemeyecek ve bu sözcüğü zikir gibi, lanet gibi, telkin gibi tekrarlarken, büyük acılarda yolu düştüğü, hiç uzakta olmadığını bildiği fakat sonrasında hiç hatırlayamadığı dünyaya dalacak: Ömrüm.
Bizim çadır alanımızda yirmi iki tane çadır var. İşte ben bu çadırlardan birinde doğdum. Doğduğum çadır kocaman bir dağa bakıyormuş. Annem benim hayatta o dağ gibi yükselmemi istiyormuş. Bu yüzden adımı Yüksel koymuş. İyide ben kendi kendime bunu nasıl yapayım? Tek başıma nasıl büyüyüp yükselip, yükselip, yükselip çadırların arasından geçerek bir dağ olabilirim ki?