Bu kitapta nutkum tutuluyor, bu kitaptan sonra mutsuz olduğumu öğreniyorum fakat yine de okumaktan vazgeçemiyorum. Kitabı çok sevdiğim bir arkadaşım severdi, meğer ne çok anlaşılmak istiyordu, özür dilerim o dönem anlıyamadım. Çok adım attım fakat her defasında geri çekildin ve gittik.
Şükrü Erbaş diyor ya "Ayrılık ne araya yolların girmesi. ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.
İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!..."
"Şu anda sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim.’’ dedi: ‘’Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.’’
Kadınlar sevilmek içindir, erkekler anlaşılmak için diyordu bir yazar. Hayır efendim anlaşılmadan, sevilmek her insanın iç acısı. Anlamadan seviyoruz albayım. Sevince anlamış sayılmıyoruz. Anlayınca sevmiş sayılıyoruz. Bu kitabın asıl konusu bende severek, anlaşılmamak.
Hikmet bir oyun yazardır, gerçekte gerçekleşmiyeceğini bildiğimiz bir çok şeyin hayalini kurarız hepimiz fakat oyunlara çevirmeyiz o hayalin güzelliğine sığınıp yaşayıp gideriz. Fakat Hikmet 'in hayalleri bile onu mutsuz ediyordu. Mutsuz olmaya razıydı, sadece anlaşılmak istiyordu. Ve şöyle diyordu: "Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum."
Bu yüzden iki karakter yarattı, şansı iki kattı fakat bir şeyin çokluğu onu azaltır. Ne Bilge nede Sevgi anladı onu, çünkü severken anlaşılmamaya mahkum edilen insanlar Hikmet gibi oyun yazarlar, kurduğu oyunlarda yaşar fakat, kurduğu oyunlar da ölür çoğu zaman.
"İçimdekileri anlatabilecek birini bulsaydım, belki de bu cinayetleri işlemezdim..."
"Mış gibi yapmaktan usandım albayım " diyor.