Küçük şapkalarını baktıkça sonsuz bir hüzünle, bozulan, kuruyan beynini düşünüyorum.
Sonsuza değin söndü.
Bir daha beni hiç düşünemeyecek…
Benim hakkımda bir küçük düşünce kalmış mıdır diye şapkaların içlerine baktım.
Güzel lll. Napolyon duvar saati ne yapsam çalışmıyor. Kurdum, düzelttim, anlamıyorum. Belki de neşeli bir şekilde çaldığı için çalmaya cesaret edemiyor. Ya da belki sen gittiğinden beri zamanı göstermek ilgisini çekmiyor, çünkü vakit çok yavaş geçiyor. 12 Kasım’dan beri günler daha uzun. Senin küllerini toplayıp büyük bir kum saatine doldurmalı, sana bakarak zamanı geçirmeliydim.
Demin postayla Secours Populaire’in sergisi geldi, sana bir reklamı var: “Yaz boyu hafif ve güçlü bacaklar.”
Bütünüyle hafiflemiş olan sana diyorlar bunu. Sen şimdi tartıya gelmez bir haldesin. Bir mektup tartısının ibresini bile kıpırdatamazsın
Ağırlıksız bir şeysin, bulut gibi, bu gibi, koku gibi, hatırayı gibi hafifsin…
Bazı insanlar vardır, yüzlerine bakınca yakında öleceklerini anlarsın, sen öyle biri değildin, neşeli bir görüntün vardı, devamlı gülümserdi. Ölmemeliydin, bu kesinlikle bir hata olmalı. Hayatı çok severdim, hayatın tatlarını çok severdin.
Artık istiridye yiyemeyeceğini, beyaz şarap içemeyeceğini düşünmek beni üzüyor. Diktiğin filizlerde açan gülleri bir daha göremeyeceksin, güneşte yanamayacaksın. Bitpazarından iyi bir parça düşürmenin tadına varamayacaksın, televizyon için film çekmenin keyfini yaşayamayacaksın. Güzel bir kitap okuduktan sonra uyumanın zevkini çıkartamayacaksın. Ve bir daha uyanma keyfini yaşayamayacaksın.
Bense bu zevkleri yeniden almaya başlıyorum ve neredeyse vicdan azabı duyuyorum.