Yaklaşık iki bin yol önce Yunan filozof, Epictetus, kişilerin “olaylardan değil, onlar hakkındaki görüşlerinden” rahatsız olduklarını söylemişti. Tevrat’ta da şu cümleyi görebilirsiniz. “(…) Çünkü içinden nasıl düşünürse kendisi öyledir (…)” (Süleyman’ın Meselleri, 23:7) Shakespeare bile “İyi be kötü diye bir şey yoktur, düşünce onu öyle yapar” dediğinde benzer bir fikri ifade ediyordu (Hamlet, Oyun 2, Sahne 2).
Seninle ilgili çok miktarda hatıra kuşatıyor etrafımı, fırtına öncesi çıkan bir sinek bulutu gibi. Gözlerime, kulaklarıma, burnuma giriyorlar, kurtulmaya çalışıyorum ama yapışıyorlar. Bir parmağındaki yara bandını çıkartmak için debelenirken öbür parmağına yapıştıran komedi tiplemesi gibi hissediyorum kendimi ve bu durmadan oluyor, skeç çok uzun sürüyor. Ölüyken canlıyken olduğundan çok daha yapışkansın.
Evi satmak isteyip istemediğimi bilmiyorum. Biraz senin eserin orası. Onu sürdürecek cesareti bulacak mıyım?
Tatilimiz hüzünlü geçmedi, burası çok güzel. Güzel şeyler asla büsbütün huzurlu olmazlar. Beni “şeylerin güzelliği içinde” bıraktın, şairin dediği gibi. Ayakta kalmayı başarmalıyım.
Ama bir süpriz vardı. Işık ve bahar girsin diye panjurlar ile pencereleri açtım. Normalde hiç açmadığım bir pencere açınca bir gül yüzüme değdi. Yokluğumda açmış. Pencerenin önüne gelebilmek için filizlerin durduğu yerden iki metre uzaklaşmak zorunda kalmış ve olağanüstü bir güzellikte yarı yas rengi olan açık mor renginde açmış.
Acaba sen de sadece yarım gitmiş olabilir misin?
Stendal’in dediği, hatıraların kristalleşme evresinde olmalıyım. Hatıralarım ölü yıldızlar gibi parlamaya devam ediyor. Geçmiş bana gelecekten geçmiş görünüyor, gelecekse pek güven verici değil.