Javier Marías’ın bu romanı aslında bir casusluk hikayesi maskesi takmış, çok derin bir evlilik ve sadakat sorgulaması. Tomás’ın o müthiş dil yeteneği yüzünden bir gün kendini İngiliz Gizli Servisi’nin içinde bulmasıyla her şey başlıyor ama asıl mesele operasyonlar değil, bu durumun evdeki yansıması.
Berta, kocasının hayatının koca bir kısmından tamamen dışlanmış durumda. Tomás bir gün evden çıkıyor, bazen aylar sonra dönüyor ama nerede olduğu, ne yaptığı tam bir sır. Düşünsene, en yakınınındaki insan bir "hayalete" dönüşüyor. Kocasının bir kahraman mı yoksa bir suçlu mu olduğunu, hatta gerçekten o kişi olup olmadığını bile tam olarak bilemiyor. Bu "bilmeme" hali, fiziksel bir ayrılıktan çok daha ağır bir yük aslında.
Marías burada bizi bir düşünce labirentine sokuyor: Birini gerçekten tanımak mümkün mü, yoksa hepimiz aslında birer yabancıyla mı yaşıyoruz? Kitap ilerledikçe Berta ile birlikte o belirsizliğin içine hapsoluyorsun. Her kapı çalınışında, her uzun sessizlikte onunla birlikte geriliyorsun. Aksiyonun değil, o bitmek bilmeyen bekleyişin ve şüphenin yarattığı gerilim seni ele geçiriyor.
Sonuçta ortaya çıkan şey, sırların bir ilişkiyi nasıl sessizce kemirdiği ve insanın belirsizlikle nasıl başa çıkmaya çalıştığına dair çok güçlü bir portre. Eğer "hiçbir şey göründüğü gibi değildir" fikri seni cezbediyorsa, bu hikaye bittiğinde seni uzun süre düşündürecek demektir.