Felaket on kere, bin kere büyüktü. Çünkü vatanı savunabilmek için vatana kirli ayaklarını sokmuş düşmanı def edebilmek için muhtaç olduğumuz askeri kuvvetler çok eksikti, yoktu. Çünkü taç sahibi ve adamları düşmanlara ordunun silahlarını, toplarını, cephanesini ve her şeyi vermişti. Felaket çok büyüktü. Zira bu canavarca yapılmış hareketleri yapanlar bununla yetinmemişlerdi. Milletin vicdanına, kafasına girerek kendi kendini boğazlatmayı gerektirici bir zemin hazırlamışlardı.
"İstanbul'a döndüğünde bunu arkadaşlarına kabul ettirmeye çalışacağını ve kabul ettiremediği takdirde kendi vicdanına ters hareket etmesi namusa uygun düşmeyeceğini kabul ettiğinden istifa edeceğini" dahi söylemişti. Fakat ne teklifini kabul ettirdi ne de istifa etti. Sonuç olarak bu teşebbüsümüzde muvaffak olamadık.
Artık anlaşılıyordu ki tam bağımsız olmadıkça bu harici düşmanların hücumlarından memleketi ve milleti korumak imkanı yoktur. Ve yine yüze çıkmıştır ki millet egemenliğe sahip olmadıkça kurtuluş yoktur. Bütün harici hücumları durdurabilmek için içten egemen olmak lazımdı. Yani hakimiyeti bizzat milletin eline alması icap ediyordu. Yalnız hepimiz itiraf etmek lazımdır ki, hakimiyetin nasıl alınacağını bilmiyorduk. Veyahut bilenlerimiz, hatta sözünü bile etmeye cesaret edemiyordu. Çünkü asırların ve yüzyılların dimağlarımız üzerine yaptığı baskılar o kadar fena izler bırakmıştı ki bütün bu izleri silmek yeniden bir beyaz levha yapıp onun üzerine yeni izler koymak o kadar kolay değildi.