“Bu iki küçük kırmızı balığın öyküsü” der ve başlar anlatmaya. Konuları dağınıktır, bir ayrılık dinlerken kendinizi birden ölen çocuklarda, ölüm oruçlarında, ezilen insan manzaralarında bulabilirsiniz. Sanki bir öykünün içinde değil de bir rüyanın içinde geziniyor gibi oldum okurken. Hani rüyalarımızda bazen geçişler birden ve anlamsız olur ya, tam da o hissi yaşattı bana kitap. Cümlelerin birçoğu tek tek gerçekten anlamlı ama sanki yan yana gelmemesi gereken cümleler, kitapta bir basım hatası olmuş da yan yana gelmiş gibi duruyor. Örneğin “Ne mucize, zaten hep güzel bir kadındım. Sen atını okşarken yine şans rüzgara gülecek.” Bu iki cümle neden birbirinin ardından geliyor? Sanırım tarzı bu fakat ben bu tarzı beğenmedim.
Bir kadının acısını, içinden geldiği gibi söylemesi bakımından ve kurulan cesur kelimeler açısından başarılı buldum. Belki ayrılık sonrası okuyanlar kitaptan biraz daha fazla etkilenebilirler. Bilemiyorum. Şöyle sağlam bir cümle çakayım hayata! diyenler için bol aforizmalar var. Ama yazar bir şey anlatmamış da sayıklamış adeta diyebilirim. Genelde bizde kitapta çok fazla janjanlı kelimeler varsa sevilir. Hele de biraz da karışıksa bayılırız... Umay Umay’ı şarkılarıyla tekrar hatırlamak istiyorum. Güzel cümleleri olan kadın ama cümleleri anlamsızca bir araya getirmek... Bu olmamış.
Yine de okunmaya değer mi derseniz, alıp okuyun derim. Belki bu tarzı ilginç bulabilirsiniz...
Öncelikle yazarın dilinden başlarsam; virgüllerle kurulmuş cümleler ilk başta okurken bizi zorlasa da alışınca kitap su gibi akıyor.
Yazarın körlük romanına da okumuştum ve bu kitap onun tam olarak devamı olmasa da yine de önce körlük kesinlikle okunmalı derim.
Kitabın konusuna gelecek olursam; her şey seçimlerde, seçmenlerin %83 gibi büyük bir çoğunlukla boş oy kullanmasıyla başlıyor. Sonrasında insanların istenirse nasıl suçlu çıkarılacağını, “Yok artık! Bu kadarı da saçmalık.” diyebileceğimiz her şeyi, yönetenlerin isterse nasıl organize edeceklerini bir bir okuyoruz.
Yine adı bilinmeyen bir ülke ve adı bilinmeyen bir kent karşımıza çıkıyor. Fakat şunu biliyoruz ki, aslında o kentler her ülkede varlar. Anayasal hakları olan boş oy hakkını kullanan insanları anlamak yerine, altında bir komplo, organize bir örgüt, hatta dış devlet saldırısı gibi şeyler düşünen yönetenlerin, seçmenin mesajını almak yerine, katılım yüksekti gibi demokrasi şöleni lafları sıralamaları gerçeğin çarpıtılmasından başka nedir ki?
Demokrasi diye adlandırılan yönetimin, çıkarları için ne kadar baskıcı bir yönetime doğru evrildiğini görüyoruz. İktidar elinden yazılıp basına servis edilen yazılar, iktidar yanlısı gazeteler, kendi koltuklarından korktukları için halkın üzerine korku salanlar... Tüm bunlar ne için diyoruz. Saramago’nun mesajı, yönetimdekilerin kaostan beslendiği yönünde olduğunu düşünüyorum. Halkı ayaklandırmak, sokaklara dökmek için İç İşleri Bakanlığı’nın talimatıyla patlatılan bombadan açıkça anlıyoruz. Kitapta Saramago, kariyerinin ilerlediğini hisseden memurun, şefin tuvaletine işemesini örnek vererek, devlet yapılanmasındaki ast-üst ilişkilerini de alaya alır.
Kitapta aslında bize birçok şeyi sorgulatıyor Saramago. Beni en çok düşündürten ise bazen hükmün suçtan önce
“Doğanın tuhaf bir yasası bu,” dedim Martin’e, “çirkin kadın daha hoş olan arkadaşının parıltısından yararlanmayı umuyor ve hoş olan da arkadaşının çirkinliğinin yarattığı fonda daha büyük bir parıltıyla parıldamayı umuyor; bundan bizim için çıkan sonuç, dostluğun bitip tükenmez sınamalardan geçtiği...”