Yaşadığımız binlerce şeyden olsa olsa bir tanesini dile getiririz, onu da gelişigüzel ve hak ettiği özeni göstermeden yaparız. Dile getirilmemiş bütün o deneyimlerin arasında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler de vardır. Bizler, ruhları araştıran arkeologlar olarak, bu hazinelere yöneldiğimizde, onların ne kadar dağınık olduklarını keşfederiz. İncelediğimiz şey, kımıldamadan durmak istemez, kelimeler yaşananın üzerinden kayıp gider, sonunda kağıdın üzerinde bir sürü çelişki kalır. Uzun zaman, bunun bir eksiklik, üstesinden gelinmesi gereken bir şey olduğuna inandım. Bugünse durumun başka türlü olduğunu düşünüyorum: Bu bildik ama yine de gizemli deneyimlerin anlaşılabilmesi için geçerli çözüm yolu, dağınıklığı kabul etmektir. Kulağa tuhaf geliyor bu, evet, hatta aykırı, biliyorum. Ama olaya bu açıdan baktığımdan beri ilk kez gerçekten uyanık ve hayatta olduğumu hissediyorum.
İspanyolca, Florence'in alanıydı Latince gibiydi ama Latinceden çok farklıydı, bu da Gregorius'u rahatsız ediyordu. Latince kökenli olduğu bunca belirgin kelimelerin -sokakta, alışveriş merkezinde, kafede- günümüz insanının dudaklarından dökülmesini hazmedemiyordu. Koka kola ısmarlamakta, pazarlık etmekte, sövmekte kullanılmalarını. Bu düşünceye hiç katlanamıyor, ne zaman aklına gelse o görüntüyü hemen ve hızla bir kenara itiyordu. Elbette, Romalılar da pazarlık etmişler ve sövmüşlerdi. Ama o başka bir şeydi. İçlerinde geçmişte kalan her şeyin sükûnetini barındırdıkları için seviyordu Latince cümleleri. İnsanı bu konuda yorum yapmaya zorlamadıkları için. Boş laf olmanın ötesinde dil oldukları için. Sarsılmazlıkları için de güzel oldukları için. Ölü diller diyen insanların hiçbir fikri, gerçekten hiçbir fikri yoktu, Gregorius o insanları küçümserken sert ve katı olabiliyordu.