Biz, toplama kampında yaşamış olanlar, barakalar arasında gezerek diğerlerini teselli etmeye çalışan ve elindeki son ekmeği paylaşanları hatırlayabiliriz. Sayı olarak az olabilirler ama her şeyi elinden alınmış bir insandan alınamayacak bir şey olduğunun yeterli kanıtını oluştururlar: İnsan özgürlüğünün son kalıntısı olan, koşullar ne olursa olsun kendi yolunu seçme tutumunu.
Tutsakların çoğu bir tür aşağılık kompleksinden mustaripti. Biz hepimiz, bir zamanlar "birisiydik" veya kendimizi öyle sanıyorduk. Şimdi ise bize tamamen hiçmişiz gibi davranılıyordu. (İnsanın içsel değerine ilişkin bilinci daha derin, daha manevi şeylere bağlıdır ve kamp yaşamı tarafından sarsılamaz fakat tutsaklar bir yana, özgür insanlardan kaçı bu bilince sahiptir ki?)
Bir insanın tek karşılığı taşıdığı numaraydı. İnsan kelimenin tam anlamıyla numaraya dönüşmüştü: Ölü ya da diri olması önemli değildi; "numaranın" yaşamı tamamen konu dışıydı. Numaranın arkasındakiler çok daha önemsizdi: Bir insanın kaderi, geçmişi, ismi...
Bir mizah duygusu geliştirme ve olayları mizahın ışığında görebilme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir hile gibiydi. Istırabın hüküm sürdüğü toplama kampında bile, yaşama sanatını uygulamak yine de mümkündü.