Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.
Biz o kadar uzak olduğunu zannederken, geçmişin bu kadar yakında olması ne tuhaf. Bir cümleden fırlayıp sizi çağırıvermesi tuhaf. Her bir nesne ve sözcüğün, içinde bir hayalet barındırabilmesi tuhaf.
Geçmiş apayrı bir yer değildir. Bir sürü, bir sürü yerdir ve bu yerler şimdi de belirivermeye her an hazırdır.
Ne kadar güçlü bir inanca sahip olsa da bazen her şey aniden yıkılabiliyordu. Herkes hayatta kalmaya çalışırken bir parça kalbini kaybedebiliyordu. Fakat kaybedilen şey sonsuz ederek gitmiyordu. Yanında biri varsa, o küçük yardımla, birinin seslenmesi ile geri dönmek mümkün oluyordu.