Mehmet

Tâlib-i Hak olan kimse onun hangi hâline iktidâ edeceğini bilemez, şaşırır kalır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu kavlinde, henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinin esîri olan kimselerin, ma’lûmât-ı tasavvufiyye ile şunu bunu irşâd edemeyeceklerine ve bilakis ibâdullâhı “hayret”e ve dalâlete düşüreceklerine işâret vardır.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ya’ni tarîk-i müstatîl sâhibi merkezden muhîte mâildir. Zîrâ o taayyünât-ı kesîre perdelerinin arkasında kalmış ve hakîkat-i hâlden gāfil bulunmuştur. Hakk’ı ne kendi nefsinde ve ne de sâir mezâhirde müşâhede etmez. Onu kendi nefsinden uzakta tahayyül eder. O hayâl hânesinde tahayyül edip uzak mesâfede zannettiği sûrete teveccüh ile ona tâlib olur. Binâenaleyh bu kimse Hak’tan mâil ve maksûddan hâriçtir; ve tahayyül ettiği şey kendisinin ilâh-ı mec’ûlü ve Rabb-i mütehayyelidir. Onun sülûkü o hayâlde nihâyet bulur. İşte bu tarîk-i müstatîl sâhibi için “min”, ya’ni ibtidâ; ve “ilâ”, ya’ni intihâ; ve bu ibtidâ ve intihâ arasında olan mesâfe vardır. Ya’ni evvelâ kendi vücûdunu ve nefsini ortaya koyar ve nefsini merkez addeder; ve Hakk’ın talebine bu merkezden ibtidâen [3/52] sâlik olur; ve bu talebi hayâlinde nihâyet bulur ki, bu da Hak hakkında verdiği karâr-ı hayâlîsidir; ve nefsinden başlıyarak bu karâr-ı hayâlîye vâsıl oluncaya kadararada mesâfe vardır. O bu mesâfeyi Allah Teâlâ’ya giden bir yol tevehhüm etmiştir. İşte bu seyri ile Hak’tan uzak olur. Çünkü daha ibtidâda iken Hakk’ı terketmiştir. Bu ibtidâdan uzaklaştıkça Hak’tan uzağa düşer. Hâlbuki hareket-i devriyye sâhibi için başlangıç yoktur ki, ona “min”, ya’ni ibtidâ lâzım olsun; ve seyrinin nihâyeti yoktur ki, onun üzerine “ilâ”, ya’ni intihâ hükmetsin. Onun seyrinin ne evveli ve ne de âhiri vardır. Zîrâ seyri muhît-i dâire üzerindedir. Böyle olunca o hareket-i devriyye sâhibi için vücûd-ı etemm vardır
Bu cihetten med’uvv bir ismin terbiyesinden diğer ismin terbiyesine da’vet olunur. Meselâ Hâfıd veyâ Müntakim ve Mudill isimlerinin mazharları olan kimse, bu isimlerin mukābili olan Râfi’ ve Rahîm ve Hâdî isimlerine da’vet olunur. Zîrâ evvelki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha husûsîdir; ve celâlîdir. Sonrakiler ise evvelkilerden daha vâsi’ ve daha kâmildir; ve cemâlîdir. Şu hâlde med’uvv, dıyktan vüs’ate ve Celâl’den Cemâl’e da’vet edilmiş olur Suâl: Mezâhir-i kevniyyeden her birisi, kendi Rabb-i hâssı olan ismin kemâlâtı zâhir olmak için, sahrâ-yı vücûda gelmiştir; ve ismin sırât-ı müstakîmi ne ise, kendi mazharını nâsiyesinden tutup çeker, götürür; ve o tarîkin müntehâsı o ismin kemâlidir; ve o mazhar dâimâ o ismin terbiyesi tahtındadır; ve onun hakîkati ve rûhu odur. Binâenaleyh bir mazhar, kendi Rabb-i hâssı ve hakîkati ve rûhu olan ismin rubûbiyetinden, Rabb-i hâssı olmayan diğer bir ismin rubûbiyetine mi da’vet olunur? Bu mümkin midir? Ve birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi? Cevâb: Hayır! Bir mazhar, kendi hakîkati olan Rabb-i hâssın rubûbiyetinden ihrâc olunup diğer bir hakîkate da’vet olunmak muhâldir. Çünkü الـ ـيدبت هــلل� ةنــسل دــجت نــلو (Ahzâb, 33/62) [Sen Allah Teâlâ’nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın.] âyet-i kerîmesi mûcibince hakāyık-ı ilâhiyyenin tebdîl ve tağyîri mümkin değildir. Fakat her bir mazhar, mertebe-i ilimden kopup, bu âlem-i şehâdette sûret-i unsuriyye-i insâniyye ile zâhir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Binâenaleyh bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine gālib gelmiş ise, o mazharda, o sıfatın saltanatı zâhir olur; ve o mazhar, o sıfatın münâsibi olan ismin tecellîsini üzerine celbedip kendisinde onun hükmü gālib olur; ve şu
“mâl” kalb-i insânînin mâil olduğu şeye denir
Ya’ni Hakk’ı teşbîhsiz tenzîh eden kimse, onu tahdîd ve takyîd eylediği gibi, tenzîhsiz teşbîh eden kimse dahi, münezzih olan kimse gibi, onu tahdîd ve takyîd etmiş olur; ve Hakk’ı bilmez.