Allah için دــيري اــم مــكحيو ءاــشي اــمل لاــعف [Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeyler.] sıfatlarının sübûtunu müşâhede ettiklerinde, Allah üzerine hikmete mugāyir olan şeyi tecvîz ettiler de, Hakk’ın mümteni’ olan şeylere kudreti olduğu i’tikādında bulundular; ve “i’dâm-ı vücûd” ve “îcâd-ı adem” gibi şeyleri câiz gördüler; ve hâlbuki emr, hakîkatte onların zannı gibi değildir. Onlar akıllarının za’fı hasebiyle mümteniâta kudretin taallukunu tenzîh zannettiler. Hakîkatte vücûdun i’dâmı ve ademin îcâdı mümkin değildir. Ne var yok olur ve ne de yok var olur. Evet, “Hak dilediğini işler ve murâd ettiği şeye de hükmeyler”. Fakat onun “ilm”i şuûnât-ı ma’lûmesinin suveri olan “a’yân-ı sâbite”ye ve “irâde”si “ilm”ine ve “kudret”i dahi “irâde”sine tâbi’dir. Hükm-i ezelî eşyânın îcâdını bu hikmet üzere tertîb buyurmuştur. Ve eşyânın îcâdı bilkuvve zât-ı ahadiyyetinde mevcûd olan şuûnâtının fiilen izhârıdır. Yoksa adem-i mahza, ya’ni bilkuvve mevcûd olmayan şeye, vücûd vermek değildir. Zîrâ vücûd birdir. O da Hakk’ın vücûd-ı nâmütenâhîsidir.
Doğduğu günden öleceği güne ve dakîkaya kadar bir kimsenin, ism-i hâssının hazînesinde ne varsa, doğar doğmaz hepsi birden ihrâc olunmaz; hastalık, sağlık, açlık, tokluk, rızık ve ilim, vakit vakit mikdâr-ı ma’lûm üzere nâzil olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ Adl isminin ve onun kardeşleri olan Muksit ve Hak ve Hakem gibi sâir esmânın iki elleri üzere her şeyin halkı ne ise, ya’ni ezelde lisân-ı isti’dâd ile Hak’tan taleb ettiği ve onun bu talebi üzerine Hakk’ın dahi onun hakkında hükmeylediği şey ne ise, onu verir. Şu hâlde “Bu niçin fakîr oldu; ve o niçin zengin oldu?”; veyâ “Bu âsî, o mutî’ oldu?”; veyâhud “Bu insan, o da köpek oldu?” diye Hakk’a i’tîraz olunamaz. Zîrâ Adl ve Hakem isimleri her şeye halkını vermiştir. Binâenaleyh herkesin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi neyi beğenip istemiş ise, ona o verilmiştir.