Ortak bir aidiyet duyguları olup olmadığına bakılmaksızın bir ülkeye dahil edilen insanların, yolsuzluktan uzak durmaları için gereken vatanseverlikten yoksun olmalarına şaşırmamak gerekiyordu. Bu insanlar ülkelerine değil; ailelerine veya etnik gruplarına karşı bağlılık duyuyorlar ve bu bağlılığa göre hareket ediyorlardı.
Kime inanacağınızı bilemediğiniz bir ortamda gitgide içinize kapanır, sadece en yakınlarınıza -en eski arkadaşlarınıza, ailenize, akrabalarınıza- güvenirsiniz. Bu güvensizlik, yolsuzluğun semirmesine olanak tanıyan toplumsal ayrışmaları körükler. Temelinde insanların birbirine duyduğu güven olmayan bir toplumda, güçlü bir ekonomi veya sağlıklı bir demokrasi inşa etmek imkânsızdır. Güvenin yokluğunda çok daha karanlık ve açgözlü bir şey hüküm sürmeye başlar.
Yolsuzluğun tahrip ettiği şeyler arasında belki de onarılması en güç olan şey güven. Yolsuzluk devletin ve toplumun her kesimine yayıldığında, kimin doğru kimin yalan söylediğini anlamak imkânsız hale geliyor. Basında yer alan her haberin ısmarlama olduğunu, her siyasetçinin rüşvet yediğini, her mahkeme kararının birilerinin emri üzerine alındığını iddia etmek mümkün.
Toplumsal açıdan bakıldığında suç, insanların faydalı bir şeylerle uğraşmak yerine korumalara, demir parmaklıklara ve kilitlere boşa para harcamasına neden olan verimsiz bir eylemdir.
Zayıflar daha iyi yaşayabilmek için zenginleşmek isterler; vergi topladıkları insanların zenginleşmesi ve dolayısıyla daha fazla vergi verebilmesi, güçlülerin de işine gelir.