"ağzının bir kıvrımından cesaret bularak", yürüdüm en bildik yerlerinde. ilk gençlik yıllarının geçtiği, etrafı çok örülü, etrafı çok çiçekle bezeli, çok ağaçla çevrili bir toprak üzerinde. kafamın içine doğru sızan, sızdıkça başımı ağrıtan, kahveyle o acıyı söküp alamadığım bir sıcaklıkla güneşi başımın üstünde taşıyorum. başımın içi öyle dolu ki üzerinde taşımaya güç yetiremiyorum güneşi. kulağıma bir uğultu geliyor, ezana benzer. bu benim kafamın içindeki doluluktan bir parçadır. vakti gelene zihni bir alarm, manevi bir ritimle çalıyor biliyorum. ona yetişemeyeceğimi biliyorum, insanın yaşayışı ölümüne işaretken, nasıl haşrolacağımı düşündükçe kahroluyorum. kafamın içi çok dolu, boynuma çok ağır geliyor. boynuma ağır gelen yalnız kafam değil, annemin deyimiyle boynuma yük dedikleri. boynuma astığım, çok evvelde sözünü verdiğim, öte yakadaki beniadem.
yürüyorum demiştim, yürüyorum ve kurumuş yapraklara yaşım kaç olursa olsun basıyorum. duvara vurduğum her yumrukta birer dilim ekmek pişti, pişen ekmekleri başımın üzerinde yeri olan güneşte kızartıp yedim. caddenin, şehrin dağdağasını duymaz oldum birden. yürüyen kulak böceğinin adım sesleri hariç. her bir adımında yumurta kırıldı rüyaya yattığımda. çünkü annem öğretti yine, yumurta bir sestir, bir haberdir. ulağı oldu bizim evin kahverengi yumurtalar. bataklıkları parmak uçlarımda geçtiğimi görürüm sıklıkla. bir keresinde boğazıma kadar battığım için şaşırmış, nefessiz kalmıştım. daha şaşkınlığım bitmemişti ki rüyamın süresi dolduğu için bir şekilde yaşıyor bulundum. yaşıyor bulundum çünkü uyandım. uyanmakla birlikte anladım bunu. belki uyanmasam ölüyor olduğumu anlayacaktım. rahat rahat tepki bile veremiyorsun balkonunda. bağdaş kurup duvarına kambur sırtını bile dayayamıyorsun. ya biri gülüşümü görüp üzülürse diye