İnsanlığın ilk ilkyazı kadar güzel bir ilkyazın geldiğini görmemekten daha acı ne vardır. İlkyaz, insanın yakınmaları ve yaraları karşısında hem kör hem sağır, kimsenin dönüp bakmadığı yaprak yığınlarında çıtırdayıp duruyordu.
Kulak öbür çıtırtılara uzanmıştı.
Kuşların şarkıya durduğunu görecek, otların bittiğini duyacak vakti yoktu kimsenin.
Üstünde mum meyvalarla dolu bir tas bulunan şu masayı şu örme koltuktan ayırma işine benzemeyen güzel bir iş yüklüyordu karanlığa. Onun gözünde karanlık gizli bir ülkeydi, insanı ince ince okşayan ve parmaklarını saçlarda gezdiren sihirli varlıklarla dolu bir ülke.
Çocuk bu hüzün ve aşk havasında büyüyordu. Güzelliksiz nesnelerin ve ağına düştüğü bir annenin yanında. Genç adamların karnında, yüreğinde, iliklerinde gizli şeylerin oluştuğu bu yaşta; havayı elektrikleyen bir yağmur akşamının, kanayan bir dizin, anlatılan bir masalın kasları ve bezleri ölümüne etkilediği bu yaşta; Çocukların akıntıya kürek gittiği bu yaşta, oğlan ele geçirilip tutkunun yoluna sürülmüş, gönlü aşka, acıya yönelmiş. Hiç içmediği ama tadını sezdiği bir suya susamış bir dudak gibi.
Çok kolay omuzladığı yalnızlık ona ağır geliyordu. İlk zamanlar bir anlamda oyun oynuyordu kendi kendine, ama yorgunluk kapıya çabuk dayandı. Yalnız olmaktan bitkindi, kendini iyilik komedisine adamaktan da bitkindi. Günler geçip giderken o susup kalıyordu. Evin boş ve büyük odalarında giyinirken geçmişteki yaşayışını hatırlıyordu. O sıradan ve düz yaşayış ona gün geçtikçe daha çekici, daha yaşanılası görünüyordu. O günlerin tadını yeterince çıkaramamıştı, kızıyordu kendine. Belleği ona, yaşamına oracıkta son vermeyi kabul etmesine yetecek kadar çok mutlu anı göstermiyordu: bu yüzden, Georges okuldayken, kendine kapanıp, uzun uzun ağlıyordu. Her sabah, donuklaşmış aynada, bir gün öncekine göre daha yıpranmış bir yüzle karşılaşıyor, yüzünü aynanın soğuk camına yapıştırıp uzun süre düşlere dalıyordu. Gözyaşları birdenbire boşanıp aynada koşmaya başlayana kadar.