Kitabı karşıma koydum, Oğuzcuğum bana bakıyor ben de ona. Bakışlarında bir anlam arıyorum, kitabı okudum okumasına ancak hissettiklerinin birazını hissedebildim mi? Düşünüyorum, yaşasaydı eğer kıymetini bilir miydik acaba, pek sanmıyorum.
Yüreği, insanlık tarihinin her döneminde hissedilmiş o derin arzuyla dolup taşmış, o da bizler gibi sadece anlaşılmak istemiş ama nafile. İnsan böyle zamanda karamsarlığa, umutsuzluğa düşmesin de ne yapsın?
Kimseyle konuşmak istemeyen yazarımız çözümü içine kapanmakta ve günlük tutmakta bulmuş, bizler de bu sebeple onun günlüklerinin bazı kısımlarını okuma şansını bulduk.
"Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi." diyerek daha ilk sayfanın ilk satırlarında etkilemeye başlıyor okuyucularını.
Bir günlükte okuyucu doğal olarak yazarın özel hayatı ve yaşamı konusunda daha fazla bilgi edinmeyi bekliyor, bu şekilde beklentisini yüksek tutanların hayal kırıklığını anlayabiliyorum. Çünkü kitapta, Oğuz Atay'ın yazdığı kitapların ve tiyatro oyunu olan "Oyunlarla Yaşayanlar"ın oluşumu sırasında aldığı notlar çoğunlukla yer tutmakta.
Yine de, biraz uzun süreli ayrı kaldığımız için mi bilmiyorum, ben Oğuz Atay'ı okumayı özlemişim ve benim için hayal kırıklığı olmadı. Hatta eserlerini şöyle bir gözümde tekrar canlandırmama vesile oldu.
Sistem demeye bin şahit isteyen bu bozuk düzende acaba ben mi yanlış yapıyorum diye sorgulayan bir tek bizler değiliz sevgili okurlar. "Belki de anlaşılacak, önemsenecek bir şey yazmadım, yapmadım. Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım, yeni öfkeler edindim o kadar." sözleriyle iç hesaplaşmalara konuk oluyoruz.
Tüm kitaplarında olduğu gibi, günlüklerinde de eleştirileri bizleri düşüncelere sürüklüyor. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de o eleştirilerin
Victor Hugo dönemin baskıları yüzünden kitabı isimsiz yayımlamış, daha sonra durumu açıklayan genişletilmiş yeni bir önsöz hazırlamış. Amacı ölüm cezasına karşı bir duruş sergileyerek, tamamen kaldırılmasını sağlamak.
Kitap kabaca 3 bölümden oluşuyor.
Önsöz, dönemin(1829) içerisinde bulunduğu durumu ve yazarın kitabı kaleme alma motivasyonunu bizlere aktarıyor. İdam cezasının uygulanış biçimi, üst kademedeki insanların bu cezayı nasıl kullandıkları(kendilerini kayırdıkları), bu cezanın toplumdaki yansımaları, toplum düzenine etkileri gibi konuları bu bölümde detaylı yer almakta.
Trajedi Hakkında Bir Komedi, kısa bir tiyatro-piyes metnidir. Bu metinde yazar kitabına gelen(gelebilecek) yorumlara bir komedi ile dikkat çekmiştir. İnsanlar, "cezalandırmak için neden böyle canice bir yöntem uyguluyoruz" diyerek idamı eleştirmek yerine, "bir yazar varmış bir idam mahkumunun son gününü anlatıyormuş, düşünebiliyor musun vicdansızlığı, böyle bir şeyi nasıl kitapta anlatabiliyor, bu vicdansızlığı kim okur?" şeklinde şikayetler ediyor. Klasik parmağın gösterdiği yere bakmak yerine parmağa bakma durumu!
Bir İdam Mahkumunun Son Günü, karar çıktıktan sonra 6 hafta içerisinde idam gerçekleşiyormuş. Söylenene göre, Victor Hugo bir idama şahitlik ettikten sonra böyle bir kitap kaleme almak istiyor ve bu 6 haftanın nasıl geçiyor olabileceği ile ilgili yorumunu biz okurlarla buluşturuyor. Ölüm gününü beklemek nasıl bir duygudur, ömür boyu hapis cezası almak bundan daha iyi midir? Gardiyanlar ölüm cezası almış kişilere neden iyi davranır, nasıl olsa ölecek bir mahkuma bu özel ilgi nereden gelmektedir? Rahipler bu işin neresindendir? Gibi bir çok soruyu hayali bir idam mahkumu üzerinden dile getiriyor yazarımız.
Kitabı okurken insan ister istemez bu cezayı ve hak edebilecek
Ne yazık! Ölüm ruhumuzu ne hale getirecek? Onu nasıl şekillendirecek? Ondan ne alıp ne verecek? Onu nereye yerleştirecek? Bazen dünyaya bakıp ağlaması için etten gözler bahşedecek mi?