Kitabı okumaya nasıl karar verdiğimi anlatmakla başlayayım. Aslında hikayeye yabancı değildim. Küçükken kitaptan uyarlama çizgi filmini izlemiştim. Sonra, geçenlerde YouTube’da şu videoya rastladım ve izlediğimi hatırlamış oldum:
youtu.be/-XB7aftz6zY
Müzikalin henüz parça parça izlemiş olsam da bu parçası,kesinlikle dinlediğim en iyi şeylerden biriydi. Ardından kitabı sipariş ettim ve okumaya başladım.
Nasıl bir okumaydı bu? Başlarda yorucu (öyle ki Paris’e gitmiş kadar oluyordunuz), zamanla açılan, kitaba karakterler girmeye başladıkça heyecanlanan, kimi zaman şaşkın, çoğu zaman aşk dolu, sayfaları hızla çevirme isteği uyandıran, buna rağmen sona gelmek istemediğim, şairane bir yolculuktu.
Ortada büyük bir aşk hikayesi vardı. Arka kapakta yazdığı gibi, ince ince örülmüş, özenle işlenmiş bir hikayeydi bu. Öyle ki hiçbir yerde durup bu olay da nereden çıktı gibi yorumlar yapamıyordunuz. Her şey tesadüfe yer bırakmayacak kadar sıkça, ilmek ilmek örülmüştü ki. Aynı zamanda hüzünlü de bir hikayeydi bu. Bir garip istisnayı saymazsak kavuşulmayan, karşılıksız sevgilerden kuruluydu. Birbirine kader denen ağla bağlanmış insanların duyduğu sevgiler.
Bir insanın başka bir insanın kaderi üzerine etkisi... Burada aklıma hep Dostoyevski’nin Budalası’ndan İppolit’in mektubu gelir. Hekime yardım etmesi, sonra mahkumlara ilgilenen adamın hikayesi ve en son bahsettiği kader meselesi... Beni kitapta en etkileyen bölümdü galiba. Victor Hugo da bu hikayesinde çok güzel işlemiş bu konuyu.
Bu kısım içerik bilgisi içerir, dikkat.
--
Birbirine ters kaderle doğmuş iki insan. Güzel Esmeralda’nın kaybolduğu gün, çirkin Quasimodo bulunuyor. Güzel çirkine içecek bir tas su veriyor. Bu belki de ona hayatı olarak geri dönüyor. Ne garip. Dıştan öylesine farklı olmalarına rağmen, pek