Elli altmış yaşına kadar hayatta karşılaşabileceği her şey insanın başına geliyor, diye düşündü. O yaşına kadar insan somut bir gerçeğe ulaşıyor, hakikati buluyor. Bu düşünce bir bilgeliği ifade etmiyordu. Derin, ulaşılmaz bir gerçek de değildi. Sadece insanın ulaştığı yaşla ilgili fiili bir durumdu. İnsan o yaşına kadar hayatla ve ölümle tanışıyordu. Hayat, harika bir şekilde kendini tekrarlamaya devam ediyordu. Hiçbir şey asla tam olarak beklediğimiz gibi gerçekleşmiyordu, ama öte yandan hiçbir şey, hiçbir zaman büyük bir şaşkınlık da yaratmıyordu. İnsanı en çok şaşırtan tek bir şey vardı; hayatta zaman zaman unuttuğumuz tek bir sarsıcı olgu: kendimizin de ölümlü olduğu gerçeği.
Aziz bu hali, bu serbest ama esirliği özleyen, istediğini yapabilecek ama istediği olmayan, söyleyebilecek ama susmayı güzel bulan hali tarifsizce beğendi. Bir demir atma imkanım olsaydı diye geçirdi aklından, bir halin içinde kalmayı becerebilem o bu olurdu, diye zamana yemin etti.
Hikaye edilecek bir şeyim olmadı. Ne değilsem o olmak istedim, nasıl değilsem öyle olmak istedim. Tuhafı öyle olanları gördüm ve vallahi hayatı haram etmeye değmezlerdi, kesinlikle hem de, ama ben onlardan olmak isterdim.
Kime, hangi dükkana, hangi kahveye gitmiş ise eli, zihni, gönlü boş dönmüştü. Bir söz olsun yüzüne çarpmıyordu, bir tokat olsun yemiyordu, aç olan da tok olan da bir çizgide duruyor, hayat bir ipe dizilmiş gibi gün güne yapışık geçiyordu. Bütün bu kitapların, şiirlerin ideolojilerin, kahramanları, katilleri, yaralıları, muzdaripleri neredeydi? Hayat neredeydi, çıldıracaktı.