"İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım. Söyle söyleyeceğini. De diyeceğini. Dinler de. Tatlı tatlı dinler de. Sevgiden söz aç. Ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak."
“Düşlere dokunmak mümkün müdür?”
Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar’ın ilk kitabıdır. 17. yüzyıl İstanbul’u anlatılmaktadır. Özgün dili ve geniş kültürüyle okuyucuya seslenir yazar. Doğaüstü ve gerçeklik kavramları üzerinde durulan kitapta tasavvufa, mistisizme de değinilmekte.
Her bölümün başına masalımsı hikayelerle başlar yazarımız. Bu kahramanın yolu asıl olayla nasıl bağdaşır acaba diye soracakken bir bakmışşınız tam olayın içinden çıkmış. Öyle akıcı öyle fantastik bir anlatım. Giriş kısımlarda diyalogdan ziyade meddahi bir anlatımla karşılaşıyoruz. Çerçeve anlatımın olduğu kitapta iç içe hikayeler kaçınılmaz.
Kitabı etkileyici kılan en önemli özellik yazarın tüm romanlarında yaptığı gibi tarihi ve felsefeyi iç içe bize sunması. Zamansal ve uzamsal sınırları yok ederek sıradan insanları anlatır bize. Dünyamızı ve dünyamızın içindeki sıradan, olağan insanları. “Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” diye sorgulatır bize yazar. Aynı zamanda Uzun İhsan Efend,i’nin hazırladığı atlasla yolunu çizer Bünyamin. Ve babasından bir öğüt alır: “Adına Dünya dediğimiz kitabı oku.” Okumakla çözülebilir miydi Dünya? Bunun da cevabını veriyor yazar kitabının sonuna doğru “Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye.”
Başkahraman Bünyamin’in etrafında gerçekleşiyor olaylar. “Demek öyle. Bu ad bizim memlekette bin Yemin diye telaffuz edilir. ‘Sağ elin oğlu’ demektir. Baban seni çok seviyor olmalı. Yoksa böyle bir ad koymazdı sana.” Yazarın karakterleri oluştururken isim seçimlerine dikkat ettiğini görüyoruz. Bünyamin isminde de tasavvufi anlamdaki maneviyat hissediliyor.
Evinin sınırlarını aşmak için Vardapet ile bir yolculuğa çıkan Bünyamin babasından bir öğüt daha alıyor “Dünyadan ve onun binbir halinden korkma.”