Şövalye, atını bir derenin kenarında durdurmuş. Su
içmiş, içirmiş. Saat gecenin bir vakti, mevsim zaten hep
kışmış. Su içmek için eğildiği simsiyah derede gecenin
karanlığını görmüş, sonra dereye yansıyan yıldızları.
Başını kaldırmış, gülümsemiş. “Üstümde binlercesi
var, ” demiş, “ben günlerdir birini arıyorum. ”
Yol uzun, güneş sıcak, ay uzakmış...
Başını kaldırmış şövalye, “Ne garip,” demiş, “aradığım
yıldız, yolumu aydınlatan güneş... Ne garip, gece olacak.
Aradığım hala yıldız, yolumu aydınlatan ay. ”İçini
çekmiş.
“Ey güneş,” demiş, “ey ay... Sen olsaydın aradığım,
düşer miydin yedi dağ öteye? Yoksa kavuşmak olur
muydu senin gökyüzünde doğuşun. Söyle bana,
kavuşmak dokunmadan olur mu?
Her dokunan kavuşur mu?”