Batıya koşan Afrika'yı, İslâm, Doğuya çağırıyor. Bir gecenin ayak yürüyüşüyle koşan siyah ırkı, İslâm, seher aydınlığına çağırıyor. Doğuda duran Çin'i batıya çekiyor. Bakalım, bütün bir insanlık, Merkezde, İslâm'da toplanacak mı?
Roma'da söz kudreti, devlet adamı olmanın ayrılmaz bir parçasıydı. Devlet adamının ihtişamında, söz ihtişamı hükmetmenin baş dayanağıydı. İslâm da, geldiği zaman, Yedi Askı şairlerini gölgede bırakan, şiirlerini pörsütüp Kâbe duvarlarından indirten bir söz ve belâgat mucizesiyle geliyordu. Onları ölçülemeyecek kadar aşmak, başarının ve başarı sürekliliğinin temeli oldu. Yani başarı, başlangıçta, edebî bir başarıydı. Kur'an'ın getirdiği fizikötesi ürperti önünde eğilmeyen sert ve dik bir baş kalmıyordu.
İslam'ın temeli elbette inançtır. Aksiyon, inancın, toplumun müesseselerine uzaması sonucunda kendiliğinden doğacaktır. Ufak bir kadrodaki inanç, düşünceyi, düşünce, kütlenin şuuraltını zorlamış, bundan, kütle inancı belirmiştir. İşte, İslâm, bu inanç temeli üzerinde hızla yükselecektir.
Yeni bir modaya eski muhtevamızın fersude düşünce yığınını yeni bir kılık altında aktarıveriyoruz. Aynı labirentte dönüp duruyoruz ve psikoloğun meşhur faresi gibi kendimize bir çıkış noktası ve gün ışığına kavuşturacak bir çıkış ağzı bulamıyoruz.
Düşüncede diriliş olmaksızın inançta diriliş gelişemez. İnanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlılıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz.