Yaşamı yeniden keşfetmek, bir insanın içinde türlü duygular uyandırıyor; kimi zaman pişmanlık, kimi zaman tarifsiz bir mutluluk. Yeni deneyimlerin hayatta kalma isteğimi, her ilkbahar yeniden yeşeren çimler gibi canlandırması beni kendime döndürüyor. "Ben böyleyim," demekten bile uzaklaşıyor; gözlerini dünyaya yeni açmış bir bebeğin keşfetme heyecanıyla bakmak, her şeyi en ince ayrıntısına dek görmek istiyorum. Kendimi, çevremi, uzakları ve tüm bilinmeyen diyarlara ulaşmak istiyorum. Bu his, bir serüvenin eşiğindeymişim gibi büyüleyici geliyor.
Duyguları tekrar en yoğun halleriyle yaşamak, soğuk bir günde derin bir nefes almak gibi. Şehrin gürültüsünde durup sessizliği dinlemek, her anı yeni baştan keşfetmek gibi. Yaşamak öyle güzel ki, bazen durmayı bile unutuyorum; kendimi o büyülü kaosa kaptırıyorum. Fakat aslında hayat böyle yaşanmamalı, öyle değil mi? Her ne kadar kısa bir ömrümüz olsa da, onu keyifle, acele etmeden, tadını çıkararak yaşamalıyız. Bazen bir treni kaçırmalı, onun ardından bakarak üzülmeliyiz; bazen de kahkahalarla gülüp, yaşamın tadını çıkarmalıyız. Tüm bu iniş çıkışlara rağmen, var olmanın neşesinden kopmadan yaşamak kolay değil belki ama nefes aldıkça hayat yaşamaya değer.
Her an, her duygu, bir gün son bulacak olsa da, ben her daim o anın içindeyim. Tıpkı sonbahardan ilkbahara doğru açan çiçekler gibi, bir gün sona erecek ama bugün filizlenecek bir hayat var. Düşlediğim bir yaşam, rüyalarımı süsleyen diyarlar, zamansız açan zambaklar, güneşe dönen ayçiçekleri... Bugünden yarına köprü kuran tüm o hayatlar içinde, bugün filizlenecek bir hayat var.
Bir gün o çimenlere uzanmak, gökyüzüne bakıp tek bir kelime bile etmeden, sadece var olmanın huzurunu hissetmek istiyorum. Bir gün var olmayacağımı bilerek, ama bugün burada olduğumu kabul ederek