Her şey dışarıya akar. Fotoğraflar geçmişlerini, kitaplar sözcüklerini, duvarlar seslerini akıtır. Ruhlar, eter gibi uçucu, tek bacakları havada, yükseldiler ve koruyucu bir maske kadar hafif, yere indiler.
Ucu açık sonlardan her zaman nefret ettim. Belli belirsiz bir fırtına öncesinde çamaşır ipinde bir başına duran, rüzgarda dalgalanmaya bırakılmış bir çarşaf misali havada asılı kalan sözcükler, açılmamış paketler veya açıklanamayacak bir şekilde ortadan kaybolan karakterler, ta ki aynı rüzgar onu alıp götürünceye, bir hayaletin tenine ya da bir çocuk çadırına dönüşünceye değin. Bir kitap okuduğumda ya da bir film izlediğimde görünüşte anlamsız olan bir şey çözüme bağlanmazsa fazlasıyla huzursuz olabiliyorum; ileri geri gidip ipuçlarının
peşine düşebiliyor ya da arayabileceğim bir numara, mektup yazabileceğim biri olsun gibi bir arzuya kapılabiliyorum.
Şikayet etmek için değil, sadece artık bunu ardımda bırakıp başka başka şeylere odaklanabileyim diye, bir açıklama talebinde bulunmak ya da birkaç sorumun cevaplanması için.