Birinci perdede Molloy, fiziksel ve zihinsel çöküşün eşiğinde bir anti-kahramandır. Bacakları tutmayan, belirsiz bir amaçla annesini aramaya çıkan bu yaşlı adam, kaybolmuşluğun simgesidir. Anıları bulanık, zaman algısı parçalı. Düşünceler mantık örgüsüne sığmıyor, mekânlar hayaletler gibi silikleşiyor. Molloy'un yolculuğu, modern insanın anlam arayışının absürt bir metaforudur..
İkinci perdede karşımıza "düzen adamı" Jacques Moran çıkıyor. Dinî kurallarla yaşayan, her şeyi kontrol etmeye çalışan bu karakter, Molloy'u bulma görevini üstleniyor. Ancak arayış ilerledikçe Moran'ın katı kimliği paramparça oluyor: Bedeni hastalanıyor, inançları sarsılıyor, kurduğu düzen kâbusa dönüşüyor. İlginç olan, Moran'ın Molloy'a benzemeye başlamasıdır.
Molloy başından beri dağılmış haldeyken, Moran'ın çözülüşü daha trajik: Sistemli bir hayatın nasıl aniden anlamsızlaşabileceğini görüyoruz. Romanın finalinde her iki karakter de aidiyetlerini, inançlarını ve hatta bedenlerini kaybediyor. Beckett, bu çöküşü şiirsel bir dille anlatıyor.
Beckett, diğer eserlerinde olduğu gibi, 'hayatın anlamı yoktur ya da anlam absürddür' fikrini okuyucuya edebi bir şekilde hissettirmeye çalışır.