Tevbe el-Anberî şöyle demiştir: Salih b. Abdurrahman beni Süleyman b. Abdulmelik'e gönderdi. Onun huzuruna varınca orda bulunan Ömer b. Abdulaziz'e: "Salih'e bir sözün var mıdır?" dedim. O da şöyle dedi: "Ona şunu de: Sana düşen Allah'ın nezdinde baki kalan amellerin üzerinde olmaktır. Muhakkak ki Allah'ın katında baki olan, insanların yanında da bakidir. Allah'ın katında baki olmayan insanların yanında da baki değildir." Kişi insanları önemsemeyerek Allah için ihlasla salih ameller işlediğinde, Allah'tan acele bir müjde olarak insanların teveccühüne mazhar olup sevilmekte ve yaptıklarından dolayı hayırla yad edilmektedir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e bu konu hakkında şöyle sorulmuştur. "Ya Rasûlullah, bir kul Allah'ın vechi için ihlasla amel ederde bundan dolayı insanlar onu sever veya onu sena ederler, buna ne dersin?" Buyurdu ki: "Bu mü'mine acele gelen müjdesidir." | Müslim 166/2642
ZULÜM ALLAH'TAN MI GELİR: Dımaşkî - İktidar ve Kader
Hicrî 125 (M.S. 743) yılına yaklaşırken Şam’da, Bâb el-Ferâdîs “Cennet Kapısı” denilen kuzey sur kapısının önünde bir kalabalık toplanmıştı. Kapının altında, az sonra idam edilecek, elleri ve ayakları kesilmiş bir adam vardı; bazı rivayetlere göre, son sözünü söyleyemesin diye dili de kesilmişti. Yanında, bir zamanlar adaletiyle ünlü Halife Ömer b. Abdülaziz’in muhafızlığını yapmış olan müridi Sâlih b. Süveyd duruyordu, o da asılacaktı. İnfazı emreden, dönemin güçlü hükümdarı Hişâm b. Abdülmelik’ti. Asılan adamın adı Gaylân ed-Dımaşkî’ydi. Suçu bir isyan, suikast ya da ihanet değildi. Suçu, tek bir cümleydi: “İnsan, yaptığından kendisi sorumludur.” Bugün bize sıradan bir hakikat gibi görünen bu cümle, sekizinci yüzyıl Şam’ında bir adamın hayatına mal oldu. Çünkü o cümlenin arkasında, düzeni sarsabilecek bir cümle gizliydi: Eğer insan yaptığından sorumluysa, halife de yaptığından sorumludur ve zulüm “Allah böyle takdir etti” diyerek meşrulaştırılamaz. ŞAM’IN KÂTİBİ, SARAYIN İÇİNDEKİ YABANCI Gaylân ed-Dımaşkî’nin hayatına dair elimizdeki bilgiler sınırlı ve yer yer tartışmalıdır. Tam adıyla Ebû Mervân Gaylân b. Müslim, nisbesiyle el-Kıbtî ed-Dımaşkî, muhtemelen Mısırlı bir Kıptî ya da Himyer’in Kıbt koluna mensup bir aileden geliyordu. Her halükârda Arap aristokrasisinin dışında, mevâlî (azatlı) tabakasına mensuptu. Babasının Emevî hanedanına bağlı bir azatlı (yani köleliği sona erdirilmiş kimse) olduğu aktarılır. Kendisi ise Şam’da, imparatorluğun kalbinde, devlet kâtipliği yapıyordu. Kaynaklar onu, Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu Saîd’e öğretmenlik yapacak kadar saraya yakın gösterir. Daha da önemlisi, sonradan “İslâm’ın en âdil halifesi” diye anılacak olan Ömer b. Abdülaziz onu yanına almış, vaazlarını dinlemiş ve bazı reformlarda ona dayanmıştı. ADALET SÖZ DEĞİL,
Alıntı
Reklam
Ömer b. Abdülaziz örneği: "Oğlum acele etme, zira Allah şarabı Kur'ân'da iki defa kötüledi, üçüncü seferde haram kıldı. Endişem şu ki, halka hakikati toptan yükleriz de hepsi birden terk eder ve fitne çıkar.
قَالَ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ رَحِمَهُ اللَّهُ: «مَنْ عَلِمَ أَنَّ للْكَلَامِ ثَوَابٌ وَعِقَابٌ، قَلَّ كَلَامُهُ إِلَّا فِيمَا يَعْنِيهِ Ömer bin Abdülaziz rahimehullah der ki: "Konuşmanın karşılığında sevap da ceza da bulunduğunu bilen kimsenin, kendisini ilgilendiren şeyler dışında konuşması azalır.” (El-Mücalese 4/488)
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -II-
Allah azze ve celle doğrunun yardımcısıdır. Ben de Onun dostlarını savunurken Ondan yardım dilerim. Bir önceki yazının finalinde dile getirdiğim bir hakikatin tekrar altını çizerek bu yazıya başlamak istiyorum: Sahabe bütünlüğünü parçalamak, onlardan birisini/birkaçını Sahâbelikten "aforoz" etmek veyahut onlardan birisinin/birkaçının duruşunu (diğerlerini gözden düşürecek şekilde) öncelemek, tarih boyunca "fırka-i dâllenin/sapkın fırkaların" takındığı bir tavır olmuştur. Şianın Ehl-i Beyt radyallahu anhum ecmain ekseninde yaptığı da budur. Daha âhir bir dönemde FETÖ'nün Ebu Zerr radyallahu anh üzerinden yaptığı da budur. Evet. O dönemin şahitleri olanlar anlatırlar ki: Gülenciler nurculardan kopuşlarını Ebu Zerr Hazretlerinin Sahâbenin geneline göre aykırı bir görüşe sahip olup uzlete çekilmesiyle açıklamışlardır. Sonra bu genelden kopuşun, aykırı duruş sahibi oluşun, kendini daha özel görüşün işi nereye getirdiği ise mâlûmdur. Allah tekrarını bir daha bu millete yaşatmasın. Âmin. Yâni özetle demek istediğim o ki: Bu "dışarıya atmalar" da "aşırı parlatmalar" da aslında maksadlı şeyler. Denge dini olan İslâm'ın ahengini bozan şeyler. İşte bu yüzden ümmetin istikametli ana omurgasını teşkil eden Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Sahâbeyi birbirine tercih etmemeyi bir şiar olarak edinmişler. Büyük resimde görünen hakikatin daha küçük resimler üzerinde yapılan manipülasyonlarla bozulmasını böylece engellemişler. Bunun yanında şunu da inkar etmiyoruz: Elbette Sahabîler içerisinde derece farkları var. Fakat onların içinde hain yok. Düşman yok. Münafık yok. Ajan yok. Hepsi, Bediüzzaman'ın da altını çizdiği üzere, "adalet sahibi" kişiler. Elhamdülillah. **Siz de böyle sahabeden birini/birkaçını diğerlerini gözden düşürür bir şekilde vurgulayan bir ekole rastladığınızda
Hazreti Muaviye
Tavsiye Kitap listesi - 1 Teoloji - Siyer - Felsefe Şinasi Gündüz / Dinler Tarihi Mevdudi / İslam'a Giriş - Dört Terim Mevdudi / Gelin Müslüman Olalım Ahmed Kalkan / Tevhid bilinciyle Canlanmak Şükrü Hüseyinoğlu /İbadet ve Bilinç Caner Taslaman / Bıg Bang ve Tanrı Caner Taslaman /Allah'ın Varlığının 12 Delili Fuad Akdemir / Dinin kaynağı Sorunu Roger Garaudy / İslam Dünyasının Yükseliş ve Çöküşleri Atasoy Müftüoğlu / Zamanın Sınavından Geçmek Atasoy Müftüoğlu /Sahte Mutlakların Hükümranlığı Bülent Şahin Erdeğer / Rivayet mi Hadis mi Sünnet mi (Yüzlerce Yıllık Kavram Kargaşası) R. W. David Beck Tanrı Var Mı? çev. Musa Yanık
Reklam
Reklam