“Okul kitapları ve dersleri bize başkalarının bilgilerini ve keşiflerini
gösteriyor ve güya, bilgi yolunda en kısa yoldan götürüyor. Hakikatte bu öğretim usulü, bize gerçekleri ve fikirleri anlamak yerine, hazırlop bilgileri ezberlemekten başka bir şey olmayan bir papağanlık öğretiyor.”
Kendi gözyaşımdan yine hislenen ben oluyorum, tadını beğenen yine ben. Tam anlayacakken kendine acıyarak bunu yine kaybeden oluyorum. Kendinden hoşnut olarak daha yüksek bir şeyin yanaşmasına izin veremeyen,
üstelik onun gelirken vazgeçip gidişini gören ben oluyorum yine. Önüne geldiğim basamağı çıkacakken yine iteleyip arkaya sendeliyorum, basamak kayboluyor, düzlükte kalıyorum.
Öyle bir düzlük ki, etrafım hep yüksek. Gök üstüme eğilmişken tekrar yükseliyor, buğulanıyor. Tavan arasında
sıkışıp kalıyorum. İçime akan sıkışma ve aynı kalma hissi bütün geçmişi ve geleceği suçlamaya kadar uzanıyor, mahşer günü kalabalığında ayağıma basana kızıyorum, mahşer gününün kalabalığından, gelmiş geçmiş bütün ganimet toplayıcılarından, gelmiş geçmiş bütün kendini aklayıcılardan, az bulanlardan, dudak bükenlerden iğreniyorum. İğrendiğim kalabalığa baktığımda bu kıpırdayan kıvıl kıvıl kaynayan devasa kütleden tekrar tekrar iğreniyorum. O kalabalıkta kendimi, çocuğunu arayan ve bulunca bir temiz döven bir anne gibi kendimi arıyorum, bütünümü değil bir parçamı
bir yerinde, öbür parçamı başka bir yerinde, başka zannettiğim
bir günümü tam orta yerinde buluyorum. Elim kolum harap, yara bere içinde, topladıklarımla ve onların gayri
memnun bakışlarıyla, beni küçümseyen dudaklarıyla kendimin en zayıf kenarında duruyorum. Ben bir şey yapabilir miyim?
İnsan hiçbir şey yapmış mıdır?'