17. yüzyıl filozofları epistemolojide, insan
aklının bilimde, bilimsel bilgide somutlaşan başarısını
açıklayıp temellendirmek ve hatta felsefede bilimdeki
gibi doğru ve kesin bilgiye ulaşılabileceğini göstermek
için insanın bildiğini nasıl ve ne şekilde bildiğini
açıklama gayreti içinde olmuştur. Başka bir deyişle
epistemolojide en azından Kant’a kadar “Neyi
bilebilirim?” eleştirel sorusunu pek fazla sormayan 17.
yüzyıl filozofları, esas itibariyle bilginin kaynağı
meselesiyle meşgul olmuşlardır. Yine aynı epistemolojik
çerçeve içinde, döneme damgasını vuran bir diğer
özellik ya da tavır, hemen bütün filozoflarda görülen bir
yöntem arayışı ya da tartışması olmuştur.
17. yüzyıl felsefesinde insan, “düşünen
öz” olarak tanımlanır; bilme olayındaki düşünce boyutu,
duyum, duygu ve hayal gücü boyutunu gölgede
bırakarak, insanı insan kılan şey olarak belirlenir.
İnsanın özü, matematiği model olarak kabul etmiş akla
indirgenir. Bu yeni insan telakkisinden ve yepyeni
rasyonalizm anlayışından, elbette teolojik-felsefi değil
de bilimsel-felsefi bir dünya görüşü çıkar; bu yeni dünya
görüşü, temel ilkesi “doğayı akıl aracılığıyla yenme ve
şekillendirme” olan bir teknik uygarlık anlayışına yol
açacaktır.
Dini dünya görüşünü bir şekilde gerileten veya
çok büyük ölçüde ortadan kaldıran modern düşünüşte,
hemen hemen bütün felsefelerin hareket noktaları,
özellikle Descartes’ın cogitosunda çok açıklıkla ortaya
çıktığı üzere, insandır, Batılı öznedir. Felsefi düşünüşün
temeli, dayanağı olan bu özneyi modern dünyada
çözülmek üzere bekleyen acil problemler vardır. Bu
problemlerin en başında bilgiyi kendisinde veya
kendinden açık akılda temellendirmek, varlığı bilimin ve
kendisinin taleplerine göre yeni baştan anlayıp inşa
etmek gelir. Aynı şekilde modern ekonomik koşullara
uygun olarak kendisinin doğal ya da tinsel boyutuyla
uyumlu yeni bir değer sistemi yaratmak ve siyasi
gövdeyi, ulus-devletini kuracak şekilde, yine kendisinin
yaptığı bir sözleşmeye dayandırmak da özneyi bekleyen
diğer acil problemler arasında yer alır.