milli ülkünün yokluğu, türkleri milli ekonomiden yoksun bıraktığı gibi dilinin sadeleşmesine ve güzel sanatlarda milli üslûpların doğmasına da daima engel olmuştur. bunlardan başka, milli bir ülkü olmadığı için, şimdiye kadar türk ahlâkı da kişi ve aile ile bağımlı olarak kaldı. sosyal dayanışma, milli onur ve fedakârlık gibi duygular aile, köy ve kasaba çevrelerini aşamadı.. ümmet mefkûresi çok geniş, aile mefkûresi ise çok dar çevreli olduğu için türk ruhu, fedakârlık ve kişisel çıkarlardan vazgeçme duygularına temel olacak kuvvetli ve hayat dolu bir ahlak görüşüne de yabancı kaldı.
genç adam millet denilince naim efendiler gibi fosillerle senihalar ve faik beyler tarzında sefil iştahlı yaşayanları hatırlıyordu. millet, ona bazen kilometrelerce toprak üzerinde yığılmış bir kocaman ceset halinde görünüyordu. bu cesedin üzerine dünyanın dört köşesinden çıkmış bir sürü haşerat hücum ediyor ve kendi kıyafetinde alay alay insan bu haşeratları dağıtmaya koşuyordu. evet bu genç adam istemeyerek, bilmeyerek, naim efendi hıçkırıklarına devam etsin ve seniha almanyalı, avusturyalı zabitlerle rahat rahat çay ziyafetleri verebilsin diye bir hafta sonra çanakkale’ye, hayatına doymadan ölüme gidecekti.
genç adamın ani buhranı çok uzun sürmüyor kendini topluyordu. hayır! hayır! millet denilen şey naim efendi gibi fosillerle, senihalar ve faik beyler gibi sefil iştahlı insanlardan mürekkep bir varlık değildi. bunlar milletin çürüyen ve dökülen tarafıydı. ve havaya kalkan sekiz yüz bin kılıç işte bu kangren olmuş uzvu kesip atmak içindi.