İnsan, zamanın içinde yaşamaz yalnızca, onun tarafından aşındırılır. Her gün biraz daha değişen yüzümüzden önce, hatırlama biçimlerimiz değişir. Bir zamanlar dünyayı yerinden oynatacak kadar büyük görünen olaylar, yıllar sonra zihnin tenha bir köşesinde küçülür.
Bazı sesler silinir. Bazı bakışlar bulanıklaşır. Bazı isimler ise uzun süre kullanılmamış bir anahtar gibi hafızanın dibinde pas tutar.
Zamanın asıl gücü öldürmesinde değil, dönüştürmesindedir. Çünkü hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmaz. Bir dostluğu başka bir şeye çevirir. Bir aşkı başka bir dile tercüme eder. Bir acının kenarlarını törpüler, bir sevincin renklerini soldurur.
İnsan dönüp geriye baktığında, yaşadığı hayatı değil, zamandan geçmiş hayatı görür.
Belki de yazma isteği tam burada doğar.
Kitap bir zaman makinesidir. İnsan kapağını açtığında yalnızca geçmişe gitmez, geçmişin içindeki insanların yanına oturur.
Çoktan susmuş sesleri yeniden duyar, kapanmış kapıların önünde yeniden durur. Yıllar önce yaşanmış bir sevinç ya da acı, sayfaların arasında yeniden karşısına çıkar.
Kitap, zamanı geri getirmez belki ama okuyanı gerçeğin tam yanına oturtur. Ona, çoktan yaşanıp bitmiş bir hayatın hala insan ruhuna dokunabildiğini gösterir.
Çünkü insan, yaşadığı şeylerin kaybolmasına değil, biçim değiştirmesine itiraz eder.
Bir günü olduğu gibi saklayamayacağını bilir. Bir sesi cam bir kutunun içine koyup geleceğe taşıyamaz.
Fakat o günün bıraktığı ağırlığı, o sesin zihninde açtığı boşluğu dile dönüştürebilir.
Yazı, olayların değil, geride bıraktıkları basıncın kaydıdır.
Bu yüzden iyi bir metin, geçmişi anlatmaz. Geçmişin hala bitmemiş taraflarını görünür kılar. Yıllar önce yaşanmış bir an, bir cümlenin içinde yeniden ortaya çıkmaz, başka bir biçimde yaşamaya devam eder.
Kelimeler zamanı geri getirmez. Ama