Çocuk romanı olsa da empati yapmak için yetişkinler de okumalı.
İşitme engelli anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Myron'nun gerçek hikayesini okurken inişli çıkışlı duygular arasında gidip geleceksiniz. Çünkü Myron da anne babasına karşı merhamet duyma ile kendi hayatını istediği gibi yaşama hakkını savunma arasında git gel yaşayan bir çocuk ve kitap boyunca bu iç seslerini açık bir şekilde okuyabiliyoruz.
Olay savaştan yeni çıkmış Amerikada, işitme engelliler için parmak alfabesinin, işaret dilinin henüz gelistirilmediği yıllarda yaşanıyor. Doğuştan işitme engelli bir anne ile küçükken hastalık sonucu işitme duyusunu kaybeden bir babanın ilk çocukları olan Myron'a onların kulağı olma görevi verilir. Bunların üstüne bir de hastalık nöbetleri geçiren bir kardeşi olunca Myron anne babasının kulağı olmaktan fazla sorumluluk yüklenir. Yazar kendisi de küçük olmasına rağmen tüm bu görevleriyle baş etmenin bir yolunu bulsa da zaman zaman diğer sağlıklı bireyler gibi yaşama hayalleri kurduğunu da itiraf ediyor çoğu yerde. Babasının bağırarak anlamsız sesler çıkarmasından utandığını okurken ilk başta babaya merhamet duyarken olaya çocuk gözüyle bakınca Myron için de üzülmeden edemiyorsunuz. Önce sesi, sonra kelimeyi, sonra manayı tanıyıp en sonunda tüm bunları işarete çevirmek o yaştaki bir çocuk için işitme engelli olmak kadar zor olsa gerek. Annesi ses kavramını hiç bilmediği için çocuğundan alışveriş yapması dışında bir beklentisi yok. Ancak baba kısa bir süre de olsa sesleri tanıdığı için Myron ile bağı çok farklı gelişiyor. Duyamadığı her şeyi işaret ile anlatmasını, her işaretini de sese dönüştürmesini istiyor çocuğundan. Okyanusun sulu sesini, radyonun sıcak sesini, vitrindeki elbisenin üstüne düşen güneş ışıklarının sesini... Bir an bunları işaret diliyle