Dört mevsim, dört farklı ülke ve dört farklı aşk... Kimisi ilkbahar gibi insanı canlandırıyor, çiçekler açtırıyor kalbinde, kimisi sonbahar gibi hüzünlü, kimisi kış kadar soğuk, kimisi ayrılıkları, kimisi kavuşmaları, kimisi mutlu haberleri içinde barındıran dört farklı hikaye... Her birinin birbiriyle olan ufak bağları da ara ara önümüze çıkıyor, satırlar arasında bu bağlantıları yakalayabilmek çok keyifli. Bir yandan kahramanlarımızla şehirleri geziyor, şehrin müzelerine, tarihine, sanatına doyuyor, bir yandan da birbirinden farklı hikayelere ortak oluyoruz. Benim en sevdiğim, belki şu an bu mevsimde olmamızdan, belki de sararmış yapraklarıyla, yeni yeni soğumaya başlayan havası, mis gibi yağmur kokusuyla en sevdiğim mevsim olmasından ötürü, sonbaharda Belçika'da geçen öykü oldu. Tam da bu mevsimde Belçika'yı gezmiş kadar da oldum aslında kitabı okurken. Yazarın akıcı, oldukça sade anlatımını sevdim.
"İnsanların da kitapların da kaliteli ve kalitesiz olanları vardı. Kalitesiz kitaplar iki üç sayfada, kalitesiz insanlar iki üç sohbette anlaşılırdı. Hayatta her şeyin kaliteli olmasını bekleyemezdik. Yapılacak tek şey kalitesiz bir kitaba denk gelince kapatıp okumadığımız gibi, kalitesiz bir insana denk gelince susup konuşmamak olmalı."