Boşluğun Dili
İnsan, hayatı boyunca anlamın peşinden koşar. Kimi zaman bir şehirde, kimi zaman bir insanda, kimi zaman da henüz gerçekleşmemiş bir düşte arar onu. Fakat çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek vardır: Anlam, yalnızca var olan şeylerde değil, eksik kalanlarda da saklıdır. Bir tablodaki beyaz alan, bir şiirde söylenmeyen dize ya da bir vedadan sonra odada kalan sessizlik, bazen en uzun cümlelerden daha çok şey anlatır.
Yaşam, görünürde birbirine eklenmiş olaylardan oluşur. İnsanlar gelir, mevsimler değişir, yollar uzar ve kısalır. Ancak bütün bunların arasında görünmeyen bir katman daha vardır. O katman, yaşananlardan çok hissedilenlerin dünyasıdır. Çünkü insan yalnızca gördükleriyle değil, sezdikleriyle de yaşar. Bir akşamüstü gökyüzüne bakarken hissedilen belirsiz duygu, yıllarca unutulmayan bir anıya dönüşebilir. Oysa o anda ne olağanüstü bir olay yaşanmıştır ne de anlatılacak büyük bir hikâye vardır. Yine de insanın içinde bir iz bırakır.
Belki de bunun nedeni, ruhun kesinlikten çok ihtimalleri sevmesidir. Kesin cevaplar zihni tatmin ederken, cevapsız kalan sorular insanı düşünmeye devam etmeye zorlar. Bu yüzden bazı yolların nereye çıktığını bilmemek, bazen varılacak yeri bilmekten daha etkileyicidir. Ufuk çizgisi de biraz böyledir. Her gün gözümüzün önündedir ama hiçbir zaman ona ulaşamayız. Yine de varlığı, yürümeye devam etmemiz için yeterlidir.
İnsan hayatındaki birçok şey de ufuk çizgisine benzer. Mutluluk, huzur, başarı ya da bilgelik... Bunlar çoğu zaman tamamen sahip olunabilen şeyler değildir. Yaklaştıkça şekil değiştirir, tanımları dönüşür. İnsan bir hedefe ulaştığında, aslında başka bir yolun başlangıcında olduğunu fark eder. Böylece arayış sona ermez; yalnızca yön değiştirir.
Bu nedenle hayatı yalnızca sonuçlarla açıklamaya çalışmak eksik