Üniversite okurken hep şunu diye dua ederdim: “Allah’ım, mezun olayım, senden başka hiçbir şey istemiyorum.” Mezun oldum ; bu kez dua değişti: “Allah’ım, bana öyle bir iş nasip et ki vaktim kitap okumaya da yetsin.” O da oldu ama yine yetmedi. Çünkü anladım ki dünyalık ne olursa olsun insanı tam manasıyla doyurmuyor; daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, daha sakin bir iş… Hiçbiri o içteki boşluğu kalıcı olarak dolduramıyor. Elbette çalışmak , emek vermek, bir düzen kurmak kıymetli ama fânî olanla ebedî bir boşluğu doldurmaya çalışmak beyhude bir çaba. İnsanın bütün hedefleri gerçekleşse bile içinde adı konulamayan bir eksiklik kalıyor ve kalacak ; çünkü bu kalp geçici olana değil, kalıcı olana ayarlı. Ebedî bir sığınak bulalım; tutunduğumuz şey zamana yenilmesin, hevesle başlayıp hayal kırıklığıyla bitmesin. Ancak o zaman yaşadığımız hayat boşa gitmemiş olur, ancak o zaman insan “iyi ki” diyerek başını yastığa koyabilir.
Duygu ve Düşünce
İltifat etmenin incelikli yolları
🤔Samimi iltifatlar, hem edenin hem de edilenin hayatını güzelleştirme potansiyeli taşırken neden genellikle bunu yapmaktan çekiniriz? Nelere dikkat edersek iltifatımızın yanlış anlaşılacağı ya da karşılık bulmayacağı endişesini giderebiliriz? İltifatlar, samimi olduklarında, en güzel geri bildirim verme yollarından biridir. Peki neden çoğu zaman birine övgü dolu sözler söylemekten imtina ederiz? Missouri Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde İngilizce ve teknik iletişim alanlarında ders veren Lisa Pavia-Higel, Psyche internet sitesinde yayımlanan yazısında, bu konuyu ele alıyor ve iltifat etmenin incelikli yollarını sıralıyor. Yazıdan öne çıkan bazı bölümlerini aktarıyoruz: “(…) Yaklaşık beş yıl önce tanımadığım insanlara halka açık yerlerde iltifat etme alışkanlığı edindiğimde, çoğumuz gibi, yorumlarımın samimiyetsiz veya müdahaleci görünebileceğinden endişelenmiştim. Belki siz de iltifat etme konusunda bazı çekincelere sahipsiniz; bir yabancıya, iş arkadaşınıza veya hatta bir arkadaşınıza beklenmedik bir şekilde övgüde bulunmanın garip hissettireceğinden veya sözlerinizin istediğiniz gibi algılanmayacağından endişeleniyorsunuz. Ben, bu endişelerin beni durdurmasına izin vermedim; siz de vermeyin. Daha çok iltifat etmek hayatımı aydınlattı. Bence bu, birçoğumuzun yaşadığı sosyal kopukluk, yalnızlık ve gerginliğe çözümün küçük bir parçası da olabilir. Siyasi iklimin belirsizliğinden ötürü iyi tanımadığımız insanlarla iletişimimizi sınırlamak en güvenli yol gibi görünse de arkadaşlara, aile üyelerine, tanıdıklara, hatta yabancılara ulaşmak, çok ihtiyaç duyulan nezaket, mutluluk ve aidiyet anlarını hayatımıza getirebilir. __Neden mi? Samimi iltifatlar hem alıcıyı hem de vericiyi iyi hissettirir de ondan. Psikologlar, iltifat eden kişi önceden
Makale|Yazı
Reklam
Tek bir hayat verilmiş bana. Ne provası var bunun ne de bir gün olacak ikinci bir perdesi. Bir gün dönüp baktığımda, başkalarının beklentileri için harcanmış yıllar görmek istemiyorum. Sürekli “ortak mutluluk” adı altında kendi isteklerinden vazgeçen, hayallerini erteleyen, içinden gelen sesi susturan biri olmak istemiyorum. Elbette sevmek, paylaşmak, birlikte yürümek güzel şeyler. Ama insan önce kendi hayatının sahibi olmalı. Kendine ait bir mutluluğu olmayanın, başkasına vereceği mutluluk da eksik kalır. Bu yüzden kendim için yaşamak istiyorum; kendi kararlarımla, kendi doğrularımla, kendi hatalarımla. Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi kaybetmek istemiyorum. Çünkü bu hayat benim ve bir daha aynısından verilmeyecek. Eğer yaşayacaksam gerçekten yaşayacağım; başkalarının çizdiği sınırlar içinde değil, kendi ruhumun istediği gibi.
Biliyorum sana giden...
Biliyorum sana giden yollar kapalı Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni Ne kadar yakından ve arada uçurum; İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi Uyandım uyandım, hep seni düşündüm Yalnız seni, yalnız senin gözlerini Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım Ben artık adam olmam bu derde düşeli Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda; Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu; Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım Bu böyle pek de kolay değil gerçi...
Boşluğun Dili İnsan, hayatı boyunca anlamın peşinden koşar. Kimi zaman bir şehirde, kimi zaman bir insanda, kimi zaman da henüz gerçekleşmemiş bir düşte arar onu. Fakat çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek vardır: Anlam, yalnızca var olan şeylerde değil, eksik kalanlarda da saklıdır. Bir tablodaki beyaz alan, bir şiirde söylenmeyen dize ya da bir vedadan sonra odada kalan sessizlik, bazen en uzun cümlelerden daha çok şey anlatır. Yaşam, görünürde birbirine eklenmiş olaylardan oluşur. İnsanlar gelir, mevsimler değişir, yollar uzar ve kısalır. Ancak bütün bunların arasında görünmeyen bir katman daha vardır. O katman, yaşananlardan çok hissedilenlerin dünyasıdır. Çünkü insan yalnızca gördükleriyle değil, sezdikleriyle de yaşar. Bir akşamüstü gökyüzüne bakarken hissedilen belirsiz duygu, yıllarca unutulmayan bir anıya dönüşebilir. Oysa o anda ne olağanüstü bir olay yaşanmıştır ne de anlatılacak büyük bir hikâye vardır. Yine de insanın içinde bir iz bırakır. Belki de bunun nedeni, ruhun kesinlikten çok ihtimalleri sevmesidir. Kesin cevaplar zihni tatmin ederken, cevapsız kalan sorular insanı düşünmeye devam etmeye zorlar. Bu yüzden bazı yolların nereye çıktığını bilmemek, bazen varılacak yeri bilmekten daha etkileyicidir. Ufuk çizgisi de biraz böyledir. Her gün gözümüzün önündedir ama hiçbir zaman ona ulaşamayız. Yine de varlığı, yürümeye devam etmemiz için yeterlidir. İnsan hayatındaki birçok şey de ufuk çizgisine benzer. Mutluluk, huzur, başarı ya da bilgelik... Bunlar çoğu zaman tamamen sahip olunabilen şeyler değildir. Yaklaştıkça şekil değiştirir, tanımları dönüşür. İnsan bir hedefe ulaştığında, aslında başka bir yolun başlangıcında olduğunu fark eder. Böylece arayış sona ermez; yalnızca yön değiştirir. Bu nedenle hayatı yalnızca sonuçlarla açıklamaya çalışmak eksik
1000Kitap
En güzel sevgilerle sevilirken örnek almak yok mu yani?
Bugün sevgi ile bir gönderi gördüm. Bunda da ölçüsüzdüm. Ve sevgi en kutsal duygu. Üzerinde çok çalışmıştım: saflaştırmak ve güzelleştirmek için. Her şeyin seviye seviye olduğu yerde sevgiyi ya da başka duyguları tek seviye sanmak çok komik olurdu. Ayrıca kim sevilmek istediği gibi sevmeyi öğrenirdi ki, her şeyi en üste taşımayı?.. Özellikle standart olarak dahi doğru düzgün hiç sevilmemişken. Sevgi adı altında sürekli yara alıp ihanete uğramışken, tabi ki de ben. Kitap indi diye anlamadan okuyan insan, burada doğmuş diye kendini de anlamadan geçen insanla aynı. Bendeki öğrenme isteği, sevgisi ve ilgisi her şeyeydi özellikle bilinmeyi gerektirilmeyenlerden sayılanlara ekstra. Her şeydeki sevgileri gözlemliyordum, güzelini katıp çirkinini ayırıp atıyordum. Özüne inmeye çalışıyordum; sadeliğine, gerçekliğine... Bir de ortada aşk yokken olunca anlamak için nasıl da hevesli ve meraklıydık çünkü gayette aşkın meyvesiyiz. Ve ebeveynlerimiz gibi olmaya (en azından bazı şeylerde) can atardık. Yaşamadan önce bilmek isterdim, bilmeden yaşamak farkında olmamak ya da kaçırmak gibi bir şeydi. Bir de korkunçtu da. Sevgi, gözü kör eder sözü mesela. Aklı işlevsiz bırakacak sevgiden Allah korusundu mesela. Aklı seviyorum çünkü. Çatır çutur sınır dizerken ortada olamazsa ne anladık bu işten? İkisi kullanılarak sevilemez sanki? Tek tarafa ağırlık verme huyum yoktur; ikisinin bir aradalığı daha doğru ve daha güvende hissettiriyor. Hayır bir de beyne ve ahlaka çok önem ve değer veririm. Ve bu yüzden çocukken de olsa sevemeyeceğimi düşünürdüm. (: Sevmek uğruna kör edecek göz yok, severken yumacak göz de. Ki Allah affetsin ama çoğu aptallık körlere bile görünürken işim yaştı. Neyse deyip işi büyümeye bıraktım. Bir de kariyer odaklıydım. Notlarım değerliydi. Sevgilisi olanları görünce "Niye

Asra Zifir

@Kara_Orumcek_Zambagi
·
Denge Arayışı ama pek bulamayış
Kendimi az çok bildim bileli pek dengem yoktu ama genelde aşırılık vardı. Ve bu ne olursa olsun. (: Üzülmek, sevinmek, umut, karamsarlık vs. hep en uçlarındaydım. Bir sınırdan sonrasında ise yine az halim yoktu: Hiçlik vardı. :) O yüzden arası bozulduktan sonra konuşabilen ya da yüz yüze bakabilen insanlara hep şaşırırdım açıkçası. En kötüsü: Yüz yüze gelmek zorundayken dahi onların hiçbir şey olmamış gibi davranabilmeleri. Yüzsüz olabilirler saygı duyuyorum ama ayıbı ya da hadsizliği olmuş olan insanların telafisiz nasıl hayata devam ettiği de meraklarım arasındaydı. Çünkü ben cansız zannedilen eşyalarda dahi bir telafi arayışındaydım. Ki o tarz insanlar genelde sıradan da değil, sözde bize değer verenler oluyor. Ve bir çöp gibi hatta ondan da değersiz muamele gösteriyorlardı, şaka gibi. O kadar mide bulandırıcı ve iğrenç geliyor ki yüzleri hayatımda görebileceğim en tiksinç şey gibi geliyor ve cidden yüzümü buruşturuyordum. Kendimi "dengesiz", "ayarsız" vs. diye nitelendirdiğimde sonralar da asıl sorunun "normal" olarak ele alınmışlar olduğunu gördüm. Benim vicdanım bir olumsuz yüzde veya ses tonunda dahi beni uyutmaz: Kafamı koyup gözden geçirirken belki yoğunluktan arka plana attığım şey "Şuna şöyle yaptın ve haksızdın. Düzeltmedin ki nasıl uyuyacaksın, uykunda ölüp ölmeyeceğin bile belli değilken nasıl uyuyup ertelemeyi göze alırsın? Kendine yakıştırıyor musun, Allah seni her an gözetirken bu yanlışını görmediğini mi sanıyorsun? Düzelt sonra ne yaparsan yap." şeklindeydi. Dışarıdan çok ters, dediğim dedik, umursamaz, donuk, gıcık, belki ruh hastası modumdayken dahi dikkatli olmaya çalışırdım: Belirdiğim bir standartlık durumu vardı ve yabancı olan herkese o modu yansıtırdım. Sanırım ölçüyü nadiren başardığım en güzel olaylardan biri de bu. Biraz saldırgan
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam