RUM PATRİKHANESİ, FATİH'ten sonra kazandığı haklar sayesinde gerçekten DEVLET İÇİNDE DEVLETTİ ve başlangıçtaki teşkilatını garip bir şekilde değiştirmiş olduğu inkâr edilemezdi. Hariciye nazırının elçilere açıkladığı gibi Doğu Ortodoks mezhebindeki Hristiyanların ırz ve namusu, serveti ve vicdan hürriyeti -hiçbir kontrole tâbi olmadan- İstanbul Kilisesi reisinin elindeydi. Patrik, Ortodoksları hapis cezalarına mahkum ediyor, vergi alıyor, piskoposları azlediyor, aforoz ve sansür gibi iki önemli vasıtayı kullanıyor, okullar için eğitim programları yapıyor, kısacası birçok yönlerden medeni ve siyasi hayata ait olan görevlerin yerine getirilmesinde hiçbir kayda tâbi bulunmuyordu. Aksine hükümet, patrikhanenin arzularının gerçekleştirilmesini sağlamak için yardıma mecburdu. Dinî (ruhani) görevlerini dünyevi (cismani) görevlerinden tamamen ayırmasa bile hiç değilse zamanla istismarlara uğrayan ve en çok reayayı ezip bitiren imtiyazları kısıtlamak gerekmez miydi?
Sultan II. Mahmut döneminde ve Sultan Abdülmecid'in saltanatının ilk yıllarında Türkiye, direkleri, yelkenleri tamire ve yenilenmeye, tayfası da değiştirilmeye ihtiyaç duyan bir gemiye benziyordu.
Sebepleri ve gerekli vasıtaları önceden hazırlanmayan ve tamamlanmayan bu temel değişimin, mutlakiyetçi bir idare üzerine kurulmuş bir hükümetin gayretiyle bile bir anda meydana gelemeyeceği düşünülünce anlaşılır. Böyle bir değişime tabi tutulacak milletlerin adetlerini, sosyal şartlarını, nesillerdir gördüğü eğitimi, hatta batıl inançlarını bile göz önüne almak gerekir. Türkiye'den kat kat ileri, bir tek ırktan halka ve daha büyük direniş kuvvetine sahip memleketlerde bile ancak düşüncelerin tedricî ilerlemesiyle, menfaatlerin yavaş yavaş anlaşılmasıyla ya da uzun süren kanlı ihtilallerin sonucunda yerleşen kanunların, Osmanlı Devleti gibi çeşitli ırklara mensup milletlerden meydana gelen ve uzun süre Avrupa medeniyeti dışında kalmış bir hükümet tarafından hemen kabul edilmesini istemek akıl kârı değildir.(Yazarın önsözünden)
“Türkler kapıda!" çığlıkları her yerde yankılanıyordu. Çarpışmalarla ilgili her söylentinin doğru olmadığını şimdi biliyoruz. Ancak o günlerde halkın duyduğu dehşetin nedeni, üst üste katlanarak çığ gibi büyüyen sayısız haber ve dedikodulardı. Viyana'yı terk edebilecek durumda olan herkes hazırlık içindeydi. İmparatorun iyice bozulan sinirleri haysiyet duygularını aşıyordu. Bakanlarının ve ailesinin yalvarmalarına boyun eğerek en büyük tehlikeyle karşı karşıya olan Viyana'yı terk etmeye karar verdi.