“Bu arkamda gördüğünüz kişi Mısır tarihindeki en önemli firavunlardan biri olan Akhenaton’a aittir. Asıl adı Amenhotep’tir ancak tahta geçişinin beşinci yılında Akhenaton adını almıştır. Ve çok ilginçtir dualarımızın sonunda ettiğimiz amin kelimesi de bu firavundan gelmektedir. Amenhotep her duadan sonra kendi adının söylenmesini emretmiş, böylece halk her duadan sonra Amen demeye başlamıştır. Yani Yahudilikteki ve Hıristiyanlıktaki amen kelimesi ile İslam’daki amin kelimesi bu Mısır firavununun adından gelmedir.”
Kıskançlık… Ne tuhaf bir duygu. İstisnasız tüm insanların hissettiği ama diğerleri görmesin diye üzerini örttüğü karanlık yanı. Tıpkı tüm hayatın üzerinde kurulduğu dualite gibi insan da bu ikilik üzerine kuruluydu. İyi ve kötü. Karanlık ve aydınlık. Çocukluktan itibaren bu karanlık yanımızın farkına varıp onu saklamayı öğreniyorduk özenle diğerlerinden. Sanki sakladığımız o taraf hiç yokmuşçasına. Bu nedenle hayatında çelişki barındırmayan, iyilik timsali insanlara karşı hep temkinli olmak gerekirdi. Ya da sadece kötü günlerde yanında görünenlere karşı. Zira bu yünler onların kendilerini iyi hissetmeleri için biçilmiş kaftandı. Ne kadar şanslı olduklarını kendilerine hatırlatmalarını sağlamak için. Önemli olan iyi günleri, başarıları ve sevinçleri paylaşabilmekti. İnsanoğlu çelişkilerle dolu bir varlıktı işte böyle.
Arif olmayan bir insanın zihni, içi tıka basa eşya dolu bir gecekondu gibiydi. Mana aleminin sırlarını öğrenmek isteyen o eşyaları dışarı atmalı, öğrendiklerini bir kenara koymalıydı. Ancak insanoğlu bu eşyaların bir kısmını dışarı atıyor, başkalarını dolduruyordu.