Gospodinov, babasının ölümünü büyük cümlelerle anlatmayı reddediyor. Onun yerine küçük anlara, gündelik jestlere, bahçede kalan izlere eğiliyor. Çocukluğuna iniyor, hatta babasının çocukluğuna da iniyor. Sessiz bir yaşamın tüm detaylarını tüm hisleriyle ilmek ilmek önümüze seriyor.
Yasın diğer yüzü ölümle tanıştım bu kitapta. Beni çok derinden etkiledi. Gidenin neler çektiğini, ve arkasında kalanların nelere direndiğini çok iyi yansıtıyor. Babasının ölümünün ani olmaması, bir sürece dahil olması ve her geçen gün kaçınılmaz sonun bilincinde olarak hatıralara tutunmaları, çevirdiğim her sayfada beni kayıp vermişim gibi üzdü. Bahçenin yabanileşmesi ve babasını rüyalarına beklemesi, ölümün ardında bıraktığı boşluğa hüzünle doluyor.
Yaşadıklarını tam gerektiği gibi yazmış. Cümle yapıları, kullanılan kelimeler; hepsi beni sürece dahil etti. Kendimi bir hastane odasında kalan günleri sayıyor gibi aileden hissettim. Ki zaten kitapta aile yapısı çok naif sınırlarla çiziyor kendini, hiç yabancılık çekmeden odanın bir köşesine oturtuyor insanı.
Ayrıca mesleğimi ilgilendiren terimler, raporlar, ilaçlar ve çekimler içerdiği için okuması daha anlamlıydı benim için.
Kitabın sonunda Gospodinov babasıyla bir fotoğrafını eklemiş. Uzun uzun baktım bu tanımadığım babanın yüzüne. Oysaki çok iyi tanıyorum.
Benzer bir kitap olarak bunu bırakıyorum buraya;
Max Porter - Tüylerle Kaplı Yas