Bazı kitaplar vardır, okurken sadece hikayeyi takip etmezsin, sanki zihninin içinde yeni bir oda açılır. Gülün Adı benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
İlk başta dürüst olayım: Kitapla aramız hemen ısınmadı. İlk sayfalarda uzun tasvirler, teolojik tartışmalar, isimler, kavramlar… "Ben nereye geldim lao?" dedim birkaç kez. Ama sonra fark ettim ki yazar seni acele ettirmiyor, aksine o manastırın taş duvarları arasında yavaş yavaş yürütüyor. Bir süre sonra ritme alışıyorsun ve o yoğunluk yerini meraka bırakıyor.
Hikaye kısmı zaten başlı başına sürükleyici. Orta Çağ da bir manastırda işlenen cinayetler ve bunları çözmeye çalışan Baskervilleli William… Karakterin akıl yürütme biçimi, detaylara yaklaşımı gerçekten etkileyici. Yanındaki Adso ile kurduğu ilişki de hem sade hem samımi. Polisiye seven biriyseniz, kitap sizi zaten bir noktadan sonra bırakmıyor.
Ama bu kitabı farklı yapan şey sadece katil kim? sorusu değil. Arka planda dönen tartışmalar, inanç, bilgi, iktidar ve yorum meselesi… Bunlar kitabın asıl yükünü taşıyor. Özellikle o meşhur kütüphane sahneleri. Sadece bir mekan değil, adeta bir fikir. Bilginin saklanması mı, paylaşılması mı gerektiği sorusu, bugün bile çok tanıdık geliyor.
Gelelim işin biraz tartışmalı tarafına. Burda bazı incelemelerde gördüm "kitap İslam'a şöyle demiş, o yüzden bıraktım vs" gibi yorumlar var. Zaten yabancı bir yazardan kendi inanç dünyamıza birebir uygun bir metin beklemek de pek gerçekçi değil sayın insanlar. Bence mesele şu: Yanlış bulduğunu kenara koyarsın, doğru bulduğunu alırsın. Kitapla kavga etmek yerine, ondan ne alabileceğine bakmak daha anlamlı. Tabii her şey güllük gülistanlık değil. Kitabın temposu yer yer düşüyor, bazı tartışmalar gerçekten ağır gelebiliyor. Her okura hitap etmeyebilir, bu çok normal. Hatta bazı